28 Ağustos 2025 Perşembe

Never Let Me Go Film Analizi

Mark Romanek’in yönetmenliğini yaptığı, Keira Knightley, Carey Mulligan ve Andrew Garfield’ın başrolleri paylaştığı 2010 yapımı bu filmi yakın zamanda izledim. Film, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir temayı işliyor: yaşam hakkı. Bunu da şu temel soruyla ele alıyor: Bazı insanların hayatı diğerlerinkinden daha mı değerli?

Film, bu üç çocuğun diğerleriyle birlikte yatılı bir okulda eğitim gördükleri dönemde başlıyor. Zamanla onların burada bulunma amacının farklı olduğunu öğreniyoruz: Bu çocuklar, başka insanların klonları olarak yetiştirilmiş ve ileride hastalık, kaza ya da yaşlılık nedeniyle organa ihtiyaç duyan “orijinaller” için donör olmaya hazırlanıyorlar. Peki o halde neden eğitim veriliyor? Filmde bu, çocukların ruhları olup olmadığını araştırmakla açıklanıyor. Ama bana göre asıl amaç, onların donör olma durumunu zamanla içselleştirmelerini sağlamak. Böylece sahip oldukları insan haklarını sorgulamamalarını, kendilerini yalnızca yedek parça olarak görmelerini kolaylaştırmak.

Yetişkin olduklarında bu çocuklar, ömürlerini sadece birkaç yıl daha uzatabilmek için çaresizce yollar arıyor ve sistemin kendilerine bir çıkış sunmasını umutsuzca bekliyorlar. Aşk bile onlar için doğal bir duygu olmaktan çıkıyor; ruhlarının varlığını kanıtlama aracına dönüşüyor. “Orijinaller” ise onların bu çırpınışlarına sessiz kalıyor, çünkü bu ayrıcalık onların da işine geliyor. Hiç kimse, kanser ya da kaza gibi sebeplerle erken ve acı dolu ölümlerin yaşandığı eski günlere geri dönmek istemiyor.

Bu film bana fazla kurgusal gelmedi. Klon üretimi bugün etik kurallar ve yasalarla engellenmiş olsa da, bazı insanların yaşamını diğerlerininkinden daha değerli gören bir düzen içinde yaşamadığımızı kim iddia edebilir? Ayrıcalıklı azınlık, sahip olduğu rahatlıktan vazgeçmek istemiyor. Ama bu düzenin mağduru olan pek çok insan da çoğu zaman suskun kalıyor. Çünkü bizler, yaşamımıza anlam katmaktan çok ömrümüzü uzatmayı ya da daha konforlu yaşamayı önemsiyoruz. Bu nedenle başkalarının acılarına kolayca kayıtsız kalabiliyoruz. Filmin klonlara yapılan haksızlığı “orijinaller”in görmezden gelmesi, bana günümüzdeki benzer adaletsizlikleri hatırlattı. Örneğin, Filistin’de yaşananlara karşı dünyanın sessizliği, çıkarlar uğruna masum hayatların hiçe sayılması, bu filmdeki alegoriden hiç de farklı değil.

Adaletsizlikleri yalnızca insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlı düşünmemek gerekir. Bunu bir adım öteye taşıyarak hayvanlara ve doğaya uyguladığımız şiddeti de hatırlamalıyız. Motorlu araçlar icat edilmeden önce hayvanları yük taşımak ya da tarımda çalıştırmak için kullandık; tıp araştırmalarında denek yaptık. Onların yaşam hakkını kendi çıkarlarımız uğruna hep ikinci plana attık. Sırf eğlence olsun diye dövüştürdük, gösterilerde sahneye çıkardık. Burada vejetaryen ya da vegan olma savunusu yapmıyorum. Doğada tüm canlılar enerji ihtiyacı için birbirini avlar. Ama biz insanları diğerlerinden ayıran şey, tartışmasız biçimde kitlesel yok oluşlara sebep olan tek tür olmamızdır.

Filmle ilişkili olarak hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Yaşayıp ölecek olana karar verme hakkını kim kendinde görebilir? Bu soru yalnızca kurgusal klonlara değil, aslında hepimize yöneltilmiş. Never Let Me Go, böylece sadece distopik bir hikâye anlatmakla kalmıyor; izleyicisini kendi etik değerleriyle yüzleşmeye çağıran bir ayna görevi görüyor.


Görsel ChatGPT tarafından üretilmiştir.