28 Mart 2017 Salı

Çocuğunuz olmamış, oldurun, öyle getirin...

Sınıfın genel başarısını yakalayamamış, dolayısıyla öğretmenin de başarısını düşüren öğrencinin velisinin veli görüşmelerinde işittiği lafların özeti niteliğinde bir başlık koymak istedim yazıya. Eğitim sistemi akademik başarı odaklı, öğretmen de bu sistemde ayakta kalmaya çalışan ve okulun (özellikle özel okulların) genel başarısını yüksek tutmakla görevli bir memur olarak görüldüğü sürece daha çok veli bu tür laflar duyacak gibi görünüyor.

Velilerin işittiği bu laflar, veli ve sonuçta öğrenci üzerinde ciddi baskılar oluşturuyor. "Çocuğunuz ... yapmada sınıfın gerisinde" cümlesiyle başlayan ve "Biz bazı ödevleri velilere veriyoruz" ile devam eden bu tür konuşmaların satır aralarını okuyunca çok hoş anlamlar çıkmıyor. Benim bir veli olarak bu konuşmalardan çıkardığım anlamlardan bazıları şunlar:

  • Benim için önemli olan akademik başarı. Çocuğunuzun diğer alanlardaki gelişimiyle fazla ilgili değilim. 
  • Ben bir eğitimci değil, okulun başarısını yüksek tutmakla sorumlu bir memurum. Çocuğunuz benim bir memur olarak performansımın düşük görünmesine neden oluyor.
  • Ne yapın edin, çocuğunuzun başarısını yükseltin ve sınıfımın, dolayısıyla benim başarımı yükseltin.
  • Velileri kendi asistanım, yedek öğretmen, evdeki ödev bekçileri, vb. olarak görüyorum. Çocuğunuzun öğretmeni olarak kendimde bu hakkı görüyorum.
  • Gerekirse size de ödev verebilirim. Çocuğunuzun öğretmeni olarak, size de eğitim verme hakkını kendimde görüyorum.
  • Ben sizin çocuğunuzla verimli vakit geçirmenizin yolunu sizden daha iyi biliyorum. Bu yüzden dediklerimi harfiyen uygulayın, size ve çocuğunuza verdiğim ödevleri eksiksiz yapın.

Satır aralarında bir veli olarak okunan anlamlar pek de iç açıcı değil tabii. Ama bunlardan farklı bir anlam da çıkmıyor maalesef.

Şimdi bir eğitimci olarak bu cümlelerin analizini yapalım: Öncelikle eğitim-öğretim çocukların (özellikle de küçük yaş döneminde) bireysel farklılıklarını göz önünde bulundurmalıdır. Her çocuğun gelişimsel düzeyi farklıdır. İlkokul 1. sınıfta matematikte sınıfın gerisinde olan bir çocuk ortaokula geldiğinde bütün sınıfın en iyisi olabilir ya da tersi durum söz konusu olabilir. Her yaş düzeyindeki çocuğun kazanması gereken bilgi, beceri ve değerler bilimsel ölçütler göz önünde bulundurularak belirlenmiş durumdadır. Dolayısıyla bir çocuk, sınıfın geneline göre geride ya da ileride olmasıyla değil, içinde bulunduğu yaş döneminin gelişimsel özelliklerine sahip olup olmamasıyla değerlendirilmelidir. Eğer yaş düzeyine göre de geride kalmışsa öncelikli sorumluluk öğretmene aittir. Veliden yardım istediği durumlarda ise "çocuğunuz sınıfın gerisinde" yerine "çocuğunuzun şu şu aktiviteleri yapmasını öneriyorum" demesi daha uygundur.

İkinci olarak, özellikle küçük yaş düzeyinde akademik başarı öncelikli kaygımız olmamalı. Çocuklara empati, paylaşım, insan, hayvan ve doğa sevgisi, vb. değerler kazandırmak, kısacası insan yetiştirmek başlıca amacımız olmalı. Ama ne yazık ki, benim gördüğüm kadarıyla bunlar okulların öncelikli hedefleri arasında değil. Öncelikli hedef maalesef akademik başarı.

Son olarak, veliden yardım istemek ve veliye ödev vermek arasındaki ince çizgiyi geçmemek gerekiyor. Bir öğretmen veliye öneride bulunabilir, yardım isteyebilir. Ama veliye ödev vermek, onun çocuğuyla verimli vakit geçirmesi için planlar yapmak haddine düşmez. Belki de evdeki veli bu konuda öğretmenden daha eğitimli ve donanımlıdır. Bırakalım bir aile olarak nasıl zaman geçireceklerine onlar karar versin. Ayrıca veliye verilen ödev velinin öğrenciyle verimli vakit geçirmesine değil, aile içi çatışma ve huzursuzluklara neden oluyor. Bunu sadece bir eğitimci olarak söylemiyorum. Deneyimle sabit.

Öğretmenlik çok kutsal bir meslek ve özellikle ülkemizde bu işi yapmak çok zor. Bu işin içinde biri olarak öğretmenlerin içinde bulunduğu zorlukların ve çıkmazların fazlasıyla farkındayım. Ama içinde bulunduğumuz zorluklar bize kolaya kaçıp öğrenciye ve veliye gereksiz yük verme hakkını vermiyor, veliye tepeden bakıp ona çocuğuyla nasıl vakit geçireceğini öğretme hakkını hiç vermiyor.

9 Mart 2017 Perşembe

8 Mart kıymetlimiss kadınlarımıss...

Yüzüklerin Efendisi adlı filmleri izleyenler Smeagol adlı Hobbit'i bilirler. Smeagol yüzükle çok uzun süre haşır neşir olduğu için tuhaf bir şekilde konuşan, Gollum olarak adlandırılan çirkin bir yaratığa dönüşmüştü ve yüzüğü adlandırma biçimi de "kıymetlimiss" (our preciouss) şeklindeydi. Ben bu 8 Mart mesajlarından bazılarını Gollum'un bu ifadesine benzetiyorum: "Analarımız, bacılarımız, çiçeklerimiz, kıymetlimiss..."

Peki nedir aslında bu 8 Mart, nereden çıkmış? 8 Mart 1857 tarihinde New York'ta bir tekstil fabrikasında 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları için greve başlamış. Bunun üzerinde polis işçilere saldırmış ve işçileri fabrikaya kilitlemiş. Fabrikada yangın çıkınca 129 kadın işçi burada hayatını kaybetmiş.

Peki, sosyal medyadaki paylaşımlar nasıl? Gerçekten faydalı, farkındalık yaratan birkaç yazı dışında çoğu "kıymetlimiss" tadında, sözde kibar, özde kaba, samimiyetsiz ve aslında fazlasıyla cinsiyetçi olan paylaşımlar okudum. Bunlardan ikisini aynen aktarıyorum:

"Her kadın bir çiçektir. Bu özel günlerinde onlara bir çiçek hediye edelim..."

Kadınlar neden çiçek oluyor yahu? Ben bir çiçek değil, insanım. Bu ifadenin altındaki cinsiyetçi unsuru yakalamak çok önemli. Kadını narin, savunmasız ve bir erkeğin korumasına muhtaç gibi gören bir zihniyetin yansıması bu ifade.

Hangi kadın korunmaya muhtaç olmak ister? Ormanda ya da vahşi doğada yaşıyoruz da erkeklerimiz güçlü kasları ya da dişleriyle diğer hayvanları avlayıp bizi mi doyuruyorlar? Evimizi düşmanlara karşı mı koruyorlar? Onlar da çalışıyor, biz de. Ayrıca birçoğumuz masa başı iş yapıyoruz. Erkek insan doğada herhangi bir alet olmadan bir gün bile hayatta kalamaz. Alet derken taş ve sopadan bahsetmiyorum, takdir edersiniz ki. Tüfek, bomba gibi teknolojinin nimetlerinden bahsediyorum. Eh, onları bir kadın da pekala kullanabilir. Doğada güçlü bir insan erkeği dişisinden yine de daha avantajlı olabilir belki. Ama 21. yüzyılda, bugün yaşadığımız dünyada bir kadın erkeğin korumasına pek ihtiyaç duymuyor ve duymaması gerekecek şekilde yetiştirilmiş olması gerekir.

"Her kadın bir annedir ve her erkeğin annesine gösterdiği saygıyı diğer kadınlara da göstereceği bir yaşam dileğiyle..."

Bu nedir, nasıl bir kutlamadır? Her kadın anne olmak zorunda mıdır? Anne ol(a)mamış bir kadın erkeğin saygısını haketmiyor mu? Bu cümle, kadını anne olması özelliği dışında birey kabul etmeyen bir zihniyetin ürünüdür.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama ben sadece en dikkatimi çeken iki tanesini paylaştım. Neyse ki, şu ana kadar "Bayanlar günü kutlu olsun!" diyen birine rastlamadım. Buna hiç tahammül edemem.

Özetle, 8 Mart çay ve yemek etkinliklerinin yapıldığı "Sevgililer Günü" tadında bir eğlence günü değil, bir farkındalık günüdür. Erkeklerle aynı işi yapan kadının aynı koşullarda muamele görmesinin gerektiği farkındalığı, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olduğu farkındalığı, kadının eş ve anne olması dışında bir birey olduğunun farkındalığı, yani tıpkı erkekler gibi kadının da insan hak ve özgürlüklerinin olduğu farkındalığı...

İşte ben her yıl 8 Mart'ı bu hak ve özgürlükler kapsamında kutlarım. 8 Mart'ta kimseden çay ve yemek partisi ya da çiçek beklemem, istemem.

2 Mart 2017 Perşembe

Yenildik mi?

Kullandığımız dil çok önemli. Herkes bunu söyler. Burada dilden söz edilen şey üslup. Üslubu iyi olsun olmasın, herkes bunu söyler. Kullandığımız dilin kırıcı, dışlayıcı ya da ayrıştırıcı olmaması gerektiğini bu tür bir dili kullananlar bile söyler. Buna hepimiz katılırız. Bu görüşe benim de bir itirazım yok. Ama kullandığımız dil ile ilgili benim vurgulamak istediğim başka bir konu var.

Bir insanın kullandığı dil onun düşünce yapısını, kültürel birikimini, karakterini ve başka kişisel özelliklerini de yansıtır. Bir düşünceyi savunurken kırıcı, dışlayıcı ya da ayrıştırıcı olmamak ile karşımızdakine yaranma çabası arasında ince bir çizgi vardır. Eğer dışlayıcı olmamak adına kendi argümanlarımızla değil, karşımızdakinin argümanlarıyla (özellikle de bizimkinin tam tersiyse) konuşuyorsak bu konuşma artık kırıcı olmama çabasının çok ötesine geçmiş, ona deyim yerindeyse "hoş görünme" kaygısının dışa vurumu haline gelmiştir.

Karşımızdakine hoş görünme kaygısıyla inanmadığımız kavram ve değerleri kullanmak sonunda bizi de bu kavram ve değerlere inanmaya başlar hale getirebilir. Buna çok dikkat etmek gerekir. Örneğin, kahve içmenin hoş karşılanmadığı bir toplumda değerli bir insanın kahve içtiği iddiasıyla (doğru olsun, olmasın) dışlandığını var sayalım. Bu arada sizin kahve içip içmemenizden bağımsız olarak kahve içmenin bir özgürlük olduğuna inandığınızı, ayrıca bu dışlanan insanın yaptığı değerli işleri başka insanlara anlatmaya çalıştığınızı da var sayalım. Siz diğer insanlara "O aslında çok yanlış anlaşıldı, kahve içmez, hatta hiç sevmez. Onun düşmanları ona iftira atıyor." diyerek bu insanın yaptığı değerli işlere dikkat çekmeye çalışırsanız baştan yenilmişsiniz demektir.

İlk olarak, kahve içme özgürlüğünü savunamadığınız için yenildiniz. İkinci olarak, bu insanın yaptığı değerli işlerin kahve içmesinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunamadığınız için yenildiniz. Yukarıda tırnak içerisinde yazdığıma benzer bir cümle sarfettiğiniz an toplum sizi kahve içme özgürlüğünü savunamayacak hale getirmiş demektir. Siz bu cümleyi sarfettiğiniz an kahve içmenin bir insanın değerini düşürebileceğini kabul ettiniz demektir. Siz bu cümleyi sarfettiğiniz an değerlerinizden vazgeçtiniz demektir.

Kullandığımız dil elbette kırıcı ve dışlayıcı olmamalı. Ama bizim savunduğumuz değerler yüzünden karşımızdaki insan bizi dışlıyorsa o artık bizim kullandığımız dil ile ilgili değil, bizim değerlerimiz ile ilgilidir. Karşımızdaki insan bizi olduğumuz gibi kabul etmiyorsa belki de sorun bizim dilimizde ya da değerlerimizde değil, karşımızdaki insanın düşüncelerindedir. Bunun ayrımına varmamız çok önemli.

Kullandığımız dil her şeyden önce kendi değerlerimizi yansıtmalı. Aksi halde değerlerimizi savunamaz hale geldik demektir, yenildik demektir.

Şimdi kendimize soralım: Yenildik mi?