1 Eylül 2025 Pazartesi

Medya, Sosyal Medya ve Bilimsel Okuryazarlık: Zeytin Ağacı Taşınır mı?

Son günlerde medyada ve sosyal medyada sıkça tartışılan bir konu gündeme geldi: maden ocakları için zeytin ağaçlarının taşınması. Gerçekten böyle bir plan var mı, kesin olarak bilmiyoruz. Ancak bazı bilim insanlarının ve medyatik figürlerin “zeytin ağacı taşınabilir” diyerek bu fikri desteklemesi dikkat çekici. Çünkü bu tür söylemler, yalnızca teknik bir tartışma değil; bilimsel bilginin nasıl aktarıldığını, toplumun nasıl yönlendirildiğini ve bilimsel okuryazarlığın neden hayati olduğunu gözler önüne seriyor. İşte bu nedenle ben de konuyu daha iyi anlamak için bilimsel araştırmaları taradım ve bulduklarımı burada paylaşmak istiyorum.

Zeytin Ağacı Taşınır mı?

Zeytin ağacının taşınması teknik olarak mümkün, ama bunun gerçekleşmesi için hangi koşullar gerekli? Bilimsel araştırmalar bu konuda bize ne söylüyor?

Fizyolojik Stres

Olgun zeytin ağaçlarının yer değiştirmesini sahada izleyen bir çalışmanın sonuçlarına göre, nakledilen ağaçların yaprak fotosentezi ve terleme oranları yerli ağaçlara göre yaklaşık %50 daha düşük; kök nişasta içeriği (bitkinin enerji deposu) ise yaklaşık %80 daha düşük kalmıştır. Bu etkiler ikinci yıl da sürmüştür (Dror et al., 2020).

Fidan/Bitki Büyüklüğü

Florida’da iki lokasyonda yürütülen 2 yıllık deney sonuçları ise küçük fidan nakillerinin, büyük nakillere göre daha yüksek büyüme oranları sergilediğini ve ağaç yüksekliği ile gövde kesit alanı arasındaki farkların zamanla azaldığını göstermiştir. Büyük fidan nakillerinde, birincil dalların sayısında önemli bir azalma görülerek, daha fazla nakil stresi gözlenmiştir (Clavijo-Herrera et al., 2025).

Hangi Koşullarda Başarı Şansı Artar?

Zeytin ağaçlarını nakletmek için gerekli koşulları inceleyelim:

Zamanlama ve Stres Azaltma

Yukarıda alıntıladığım saha çalışmaları, nakil sonrası ikinci yıla uzayan bir stres penceresi göstermektedir. Bu nedenle (i) mümkün olduğunca küçük/orta boy materyal, (ii) kökün maksimum korunması, (iii) sulama–besleme rejiminin iyi kurgulanması çok önemlidir.

Kök-Toprak Ortaklığı

Sağlıklı ve sağlam zeytin fidelerinin üretimi için mikrobiyal uyum, dolayısıyla toprak uyumunun da önemine işaret etmektedir (Wu et al., 2022). Nakil başarısı ve ağaçların yerleşmesi, çoğaltma, üretim, hasat, nakliye, iş sahasında bakım, nakil teknikleri ve bakım sonrası gibi bir dizi olaya bağlıdır. Bu süreçteki herhangi bir adımda doğru uygulamaların takip edilmemesi, nakil başarısını ve yerleşmeyi tehlikeye atacaktır (Struve, 2009).

Taşımanın Çevresel Maliyetleri

Her organizma gibi ağaçlar ve elbette zeytin ağaçları da çeşitli koşullarda yetişebilir ve habitatındaki diğer canlılarla etkileşim içindedir. Bunların taşınmasının bulundukları habitatı da etkileyebileceğini düşünmek gerekmektedir. Biraz da bunları inceleyelim:

Biyolojik Çeşitlilik

Akdeniz zeytinlikleri yalnızca tarım alanı değil, orkideler, tozlayıcılar ve kuşlar için önemli yaşam alanlarıdır. Örneğin, Akdeniz zeytinliklerinin çeşitli karasal orkide topluluklarının korunmasına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu gösteren ve geleneksel yönetim uygulamalarının önemini vurgulayan (Fekete et al., 2023) ve zeytin ağaçları öncelikle rüzgarla tozlaştığı için tozlaşan böceklerin korunmasına katkıda bulunabileceğine işaret eden (Dellapiana et al., 2025) çalışmalar bulunmaktadır.

Toprak, Erozyon ve Karbon

Buradaki temel sorun sadece ağaçların taşınması değil, aynı zamanda toprak yönetimidir. Eğer zeytin ağaçları taşınıp alan boşaltılırsa, özellikle eğimli arazilerde toprak örtüsü azalabilir. Bu durum erozyonun hızlanmasına yol açabilir (Gómez et al., 2014). Özetle, ağacın taşınması teknik olarak mümkün olmakla birlikte, erozyon riski nedeniyle toprak ve çevre bütünlüğü kaybını göze almak ciddiye alınması gereken bir bilgi eksikliğidir.

Özetle, bir alanı “ağaçları taşıyarak” boşaltmak, yalnız tekil ağaç kaybı değil; aynı zamanda habitattaki besin ağlarının kopması, toprak/karbon denge kayıpları ve kültürel ve/veya peyzaj zararları anlamına gelir. Bu, naklin teknik başarısından ayrı ve daha büyük bir risk havuzudur.

Toplumsal/Ekonomik Maliyetler

Ekosistem Hizmetleri

Yüzyıllar boyunca, zeytin ağaçları Akdeniz manzaralarının hikayesini anlatan tek kültür bitkisidir. Taş anıtlar gibi, bu yeşil anıtlar da gerçek bir Akdeniz doğal ve kültürel mirasını temsil etmektedir (Schicchi et al., 2021).

Ekonomik Boyut  

Zeytin ağaçlarının hastalık nedeniyle kesilmesi durumunda, verim, üretim, karlılık, ihracat ve istihdamda düşüş, ithalatta ise artış olduğu gözlenmiştir (Gianluigi et al., 2021). Bu durum, zeytin ağaçlarının kesilmesinin ya da o bölgeden taşınmasının o yörenin ve ülkenin ekonomisi açısından da maliyetini gözler önüne sermektedir.

Sonuç

Bu bilgileri naçizane araştırmalarım sonucunda derledim. Hepsi hakemli dergilerde yayımlanmış, bilimsel güvenilirliği olan çalışmalara dayanmaktadır. Elbette konunun uzmanları burada aktardığımdan çok daha ayrıntılı bilgiler sunacaktır.

Bu çerçevede açıkça görülüyor ki, zeytin ağacının bir eşya gibi bir yerden başka bir yere taşınabileceğini iddia etmek bilimsel okuryazarlıkla bağdaşmaz. Ağacın taşınması teknik olarak mümkündür. Ancak bu, erozyon riski, biyolojik çeşitliliğin kaybı, karbon dengesi ve kültürel mirasın zedelenmesi gibi çok boyutlu sonuçları beraberinde getirir. Dahası, bu tür müdahaleler yalnızca biyolojik değil; aynı zamanda çiftçinin geçimi, toplumun kültürel belleği ve ülkenin ekonomik sürdürülebilirliği ile ilgilidir.

“Senin cahilliğin benim yaşamımı etkiliyor” diye halkı azarlayan bir bilim insanının bu açıklamayı yapmasını anlamak mümkün değildir. Yer bilimlerinde profesör olan bu bilim insanının bu ekolojik bilgilere sahip olmaması pek olası görünmemektedir. Ama bunu bu kadar kolay söyleyebilmesi, hangi gerekçeyle açıklanabilir sorusunu akla getiriyor.

Zeytin ağacının, mobilya misali taşınabileceğini iddia eden gazetecilere ise söyleyebileceğimiz tek şey var: Lütfen, bilmediğiniz konularda yorum yapmak yerine tarım, ormancılık, doğa bilimleri gibi alanlarda ve ilgili konularda uzmanlaşmış kişilerin verdiği bilgileri duyurun. Her mikrofonu eline alan istediği gibi konuşma hakkına sahip değildir. Lütfen, gazeteci sorumluluğuyla hareket edin. Bilimsel ve toplumun geleceğini ilgilendiren konularda kanıtlara dayanarak konuşmak gerekir.

Kaynakça

Clavijo-Herrera, J., Thetford, M., Williamson, J., Mulvaney, M. J., Rossi, L., & Sarkhosh, A. (2025). Adaptation and Early Establishment of Olive Trees (Olea europaea L.) under the Humid Subtropical Climate of the Southeastern United States. HortScience60(8), 1379-1388. https://doi.org/10.21273/HORTSCI18660-25

Dellapiana, M., Bagnoni, V., Buonafede, L., Caselli, A., Marini, S., Picchi, M. S., ... & Moonen, A. C. (2025). Biodiversity-Friendly Management in Olive Groves Supports Pollinator Conservation in a Mediterranean Terraced Landscape. Insects16(2), https://doi.org/10.3390/insects16020198

Dror, D., Weitzman, G., Rog, I., Kafri-Amit, T., & Klein, T. (2020). Physiological effects of mature tree transplanting characterize the roles of the soil-root interface in the field. Agricultural and Forest Meteorology295, https://doi.org/10.1016/j.agrformet.2020.108192

Fekete, R., Vincze, O., Süveges, K., Bak, H., Malkócs, T., Löki, V., ... & Molnár, A. (2023). The role of olive groves in the conservation of Mediterranean orchids. Global Ecology and Conservation44, https://doi.org/10.1016/j.gecco.2023.e02490

Gianluigi, C., Michele, D., Khaled, D., Michel, F., Vincenzo, F., Gaetano, L., ... & Thaer, Y. (2021). Potential socio-economic impact of Xylella fastidiosa in the Near East and North Africa (NENA): Risk of introduction and spread, risk perception and socio-economic effects. New Medit20(2), 27-52. https://dx.doi.org/10.30682/nm2102c

Gómez, J. A., Infante-Amate, J., González de Molina, M., Vanwalleghem, T., Taguas, E. V., & Lorite, I. (2014). Olive cultivation, its impact on soil erosion and its progression into yield impacts in Southern Spain in the past as a key to a future of increasing climate uncertainty. Agriculture4(2), 170-198. https://doi.org/10.3390/agriculture4020170

Schicchi, R., Speciale, C., Amato, F., Bazan, G., Di Noto, G., Marino, P., ... & Geraci, A. (2021). The monumental olive trees as biocultural heritage of Mediterranean landscapes: The case study of Sicily. Sustainability13(12), https://doi.org/10.3390/su13126767

Struve, D. K. (2009). Tree establishment: A review of some of the factors affecting transplant survival and establishment. Arboriculture & Urban Forestry (AUF)35(1), 10-13. https://doi.org/10.48044/jauf.2009.003

Wu, T., Pan, L., Zipori, I., Mao, J., Li, R., Li, Y., ... & Chen, H. (2022). Arbuscular mycorrhizal fungi enhanced the growth, phosphorus uptake and Pht expression of olive (Olea europaea L.) plantlets. PeerJhttps://doi.org/10.7717/peerj.13813

 



28 Ağustos 2025 Perşembe

Never Let Me Go Film Analizi

Mark Romanek’in yönetmenliğini yaptığı, Keira Knightley, Carey Mulligan ve Andrew Garfield’ın başrolleri paylaştığı 2010 yapımı bu filmi yakın zamanda izledim. Film, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir temayı işliyor: yaşam hakkı. Bunu da şu temel soruyla ele alıyor: Bazı insanların hayatı diğerlerinkinden daha mı değerli?

Film, bu üç çocuğun diğerleriyle birlikte yatılı bir okulda eğitim gördükleri dönemde başlıyor. Zamanla onların burada bulunma amacının farklı olduğunu öğreniyoruz: Bu çocuklar, başka insanların klonları olarak yetiştirilmiş ve ileride hastalık, kaza ya da yaşlılık nedeniyle organa ihtiyaç duyan “orijinaller” için donör olmaya hazırlanıyorlar. Peki o halde neden eğitim veriliyor? Filmde bu, çocukların ruhları olup olmadığını araştırmakla açıklanıyor. Ama bana göre asıl amaç, onların donör olma durumunu zamanla içselleştirmelerini sağlamak. Böylece sahip oldukları insan haklarını sorgulamamalarını, kendilerini yalnızca yedek parça olarak görmelerini kolaylaştırmak.

Yetişkin olduklarında bu çocuklar, ömürlerini sadece birkaç yıl daha uzatabilmek için çaresizce yollar arıyor ve sistemin kendilerine bir çıkış sunmasını umutsuzca bekliyorlar. Aşk bile onlar için doğal bir duygu olmaktan çıkıyor; ruhlarının varlığını kanıtlama aracına dönüşüyor. “Orijinaller” ise onların bu çırpınışlarına sessiz kalıyor, çünkü bu ayrıcalık onların da işine geliyor. Hiç kimse, kanser ya da kaza gibi sebeplerle erken ve acı dolu ölümlerin yaşandığı eski günlere geri dönmek istemiyor.

Bu film bana fazla kurgusal gelmedi. Klon üretimi bugün etik kurallar ve yasalarla engellenmiş olsa da, bazı insanların yaşamını diğerlerininkinden daha değerli gören bir düzen içinde yaşamadığımızı kim iddia edebilir? Ayrıcalıklı azınlık, sahip olduğu rahatlıktan vazgeçmek istemiyor. Ama bu düzenin mağduru olan pek çok insan da çoğu zaman suskun kalıyor. Çünkü bizler, yaşamımıza anlam katmaktan çok ömrümüzü uzatmayı ya da daha konforlu yaşamayı önemsiyoruz. Bu nedenle başkalarının acılarına kolayca kayıtsız kalabiliyoruz. Filmin klonlara yapılan haksızlığı “orijinaller”in görmezden gelmesi, bana günümüzdeki benzer adaletsizlikleri hatırlattı. Örneğin, Filistin’de yaşananlara karşı dünyanın sessizliği, çıkarlar uğruna masum hayatların hiçe sayılması, bu filmdeki alegoriden hiç de farklı değil.

Adaletsizlikleri yalnızca insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlı düşünmemek gerekir. Bunu bir adım öteye taşıyarak hayvanlara ve doğaya uyguladığımız şiddeti de hatırlamalıyız. Motorlu araçlar icat edilmeden önce hayvanları yük taşımak ya da tarımda çalıştırmak için kullandık; tıp araştırmalarında denek yaptık. Onların yaşam hakkını kendi çıkarlarımız uğruna hep ikinci plana attık. Sırf eğlence olsun diye dövüştürdük, gösterilerde sahneye çıkardık. Burada vejetaryen ya da vegan olma savunusu yapmıyorum. Doğada tüm canlılar enerji ihtiyacı için birbirini avlar. Ama biz insanları diğerlerinden ayıran şey, tartışmasız biçimde kitlesel yok oluşlara sebep olan tek tür olmamızdır.

Filmle ilişkili olarak hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Yaşayıp ölecek olana karar verme hakkını kim kendinde görebilir? Bu soru yalnızca kurgusal klonlara değil, aslında hepimize yöneltilmiş. Never Let Me Go, böylece sadece distopik bir hikâye anlatmakla kalmıyor; izleyicisini kendi etik değerleriyle yüzleşmeye çağıran bir ayna görevi görüyor.


Görsel ChatGPT tarafından üretilmiştir.

25 Nisan 2025 Cuma

Deprem ve Uzmanlık

Deprem

23 Nisan 2025 tarihinde öğlen saatlerinde bir depremle tüm İstanbul sarsıldı. O gün öncü ve artçı birçok deprem daha olmuş. Ama ben diğerlerini hissetmedim. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi tarafından 23.04.2025 tarihinde 12:49:09 saati itibarı ile bildirilen 6.1 büyüklüğündeki ve 13.1 km derinliğindeki depremi hissettim. Hissettiğim anda banyoda elimi yıkıyordum. Deprem ülkesinde yaşadığımız için bunun çok yıkıcı bir deprem olmadığını anlamam zor olmadı. Ben de elimi yıkamaya devam ettim. Elimi kurulayıp çıktığımda eşim ve oğlumun dışarı çıkıp çıkmamamız gerektiği sorusuna isterlerse kendilerinin çıkabileceğini söyledim. 

Evden çıkmak istemememin birkaç sebebi var. Bunların hepsine burada değinmeyeceğim. Ama bunlardan en önemlisi, büyük bir deprem olmadığını anlamış olmamdı. Eşim ve oğlum da benimle aynı fikirde olmuş olmalılar ki, onlar da çıkmadı. Böylece haberleri takip edip depremle ilgili bilgi sahibi olmaya karar verdik. Ama ne yazık ki, uzmanların verdiği bilgiler her zamanki gibi, bundan sonra ne olacağı ile ilgili bir kesinlik içermiyordu. 

Uzmanlığım gereği, bilimsel bilginin nasıl oluştuğu, nasıl geliştiği ve verilerin yeterli olmadığı durumda uzmanların her konuda görüş birliğini sağlayamaması hakkında bilgim olduğu için bilimdeki belirsizlik beni diğer insanlar kadar rahatsız etmiyor. Ama beni rahatsız eden, toplum olarak bazı konuları hala anlayamamış olmamız. Bilimsel okuryazar olmayan bir toplumda benim gibi fen eğitimcilerinin gereken yerde bazı açıklamalar yapması gerektiğini düşünüyorum.

Bilimde Belirsizlik

Açıklamak istediğim ilk konu, bilimde neden belirsizlik olduğu konusu. Bilimsel bilgi verilere dayanır, ancak deprem ve hava durumu gibi olaylar, Newton mekaniği gibi kesin formüllerle açıklanamaz. Bir cisme uygulanan kuvvetin hız ve açısını formülde yerine koyup onun ne zaman, nereye düşeceğini hesaplayabiliriz. Ama yarın Ankara’da yağmur bekleniyor diyen meteoroloji tahmini ya da yakın zamanda İstanbul’da 7.0 ya da daha büyük bir deprem bekleniyor gibi yer bilimcilerin tahminleri bir kesinlik içermez. Çünkü bu bilim dallarında kolaylıkla formüle dökülebilecek yöntem ve teknikler henüz geliştirilemedi. 

Bununla ilgili bilgilendirici bir videoyu sizinle paylaşmak istiyorum: 

Bilimdeki belirsizlik kavramından bihaber bir spiker haber programına bağlanan bir yer bilimci profesöre şu soruyu sordu: “Deprem bilimsel bir olgu değil mi? Neden uzmanlar bu konuda bir görüş birliğine sahip değil.” İşte bu soruyu sıkça duyduğum için bu blog yazısını yazma ihtiyacı duydum.

Uzmanlık 

Beni rahatsız eden başka bir unsur da sosyal medyada sıkça yer bilimleri uzmanlarının karşılaştırılması sırasındaki bilgisizlik. Jeolog ve jeofizikçi olmayan birçok insan sosyal medyada ideolojik önyargıları ya da başka öznel bakış açılarıyla yer bilimcileri birbiriyle karşılaştırıp hangisini dinlememiz gerektiğine karar vermeye çalışıyor.

Bilimsel bir kaynak olan uzman görüşü elbette bizim gibi, konunun uzmanı olmayan insanlar tarafından değerlendirmeye alınması gereken bir ölçüt. Ama bu uzmanlığı hangi ölçüte göre değerlendireceğimiz de bir o kadar önemli. Yapay zekaya bunu soranlar olmuş. Bu bence iyi bir fikir. Ama yapay zekâya doğru soruları sormazsak ondan da yeterli bilgi alamayız. Çünkü yapay zekâ, yalnızca bizim verdiğimiz girdiler kadar isabetli yanıtlar üretebilir.

Akademisyen olan bir X kullanıcısı, ChatGPT'den iki medyatik yer bilimci profesörünü kurumu, uzmanlık alanı, toplam yayın ve atıf sayısı, h-indeksi ve jeolojik camiadaki saygınlık gibi önemli bazı ölçütler açısından karşılaştırmasını istemiş. ChatGPT bu ölçütlere göre karşılaştırmayı eksiksiz yapmış. Ama bence bu ölçütlerde iki önemli sorun var:

  1. İkisi de emekli ya da artık aktif olarak bilimsel araştırma yapmayan ve medyatik olan bu iki yer bilimcinin karşılaştırmasını yetersiz buluyorum. Bu iki yer bilimci dışında medyada açıklama yapan, fakat pek medyatik olmayan yer bilimcileri de bu karşılaştırmaya dahil etmek gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, Cenk Yaltırak bu uzmanlardan biri. Bilim iletişimi amaçlı yaptığı açıklamalar medyada yer aldığı halde, çok medyatik bir figür değil ve toplumda çok bilinmiyor.
  2. Bu hocamızın X hesabında paylaştığı bu ölçütler, akademisyen olmayan insanların anlayabileceği kavramlar değil. Örneğin, h-indeksinin ne olduğunu çoğu insan bilmez.

Bu bakış açısıyla, ben de ChatGPT-4o'dan, medyadaki açıklamalarından bildiğim 5 farklı yer bilimcinin bilimsel yaklaşımları, veri temelli açıklamaları, medyadaki görünürlüğü ve genel yaklaşımları açısından karşılaştırmasını istedim. Aşağıdaki tabloyu bu yönergelerim doğrultusunda oluşturdu.


Bu tablo, tarafımdan belirlenen ölçütler doğrultusunda ChatGPT-4o aracılığıyla oluşturulmuştur. Buradaki ölçütler geliştirilebilir ve farklı uzmanların eklenmesiyle daha geniş kapsamlı karşılaştırmalar yapılabilir. Ben bu tabloyu sadece bir örnek teşkil etmesi amacıyla burada paylaşmak istedim. Toplum olarak bilimsel okuryazarlığımızı arttırıp bilimsel bilgiye ulaşma konusunda daha istekli olmamızın hepsinden öncelikli bir özellik olması gerektiğini de ayrıca vurgulamak istiyorum.

Elbette insanların deprem korkusu ve hayatta kalma isteği gibi psikolojik nedenlerle önyargılı ve panik halindeki paylaşımlarının bilimsel okuryazarlık gereklerinin önünde bir engel olduğunun da farkındayım. Ama bu başka bir konu ve başka bir yazının kapsamında ele alınmalı.



14 Mayıs 2020 Perşembe

Erkek yöneticiler ve taciz

Bir erkek dekan canlı yayında olduğunu fark etmeden kızların resimlerini gördüğünü ve bundan haz duyduğunu söyledi ve yer yerinden oynadı, dekan istifa etmek zorunda kaldı. İyi de oldu. Bu tür insanların üniversitelerde önemli pozisyonlarda olması gençlerimiz için sakıncalı. Peki ya, bu adam canlı yayında olduğunu fark edip bu sözleri söylemeseydi? O zaman ne olurdu? Bu sorunun cevabını tam olarak kestirmek zor olsa bile, bu adamın bu pozisyonda kalmaması gerektiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bir erkek (genç ya da yaşlı) özel hayatında, istismara açık olmadığı sürece istediği kişiyle (kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı) istediğini yapabilir, tıpkı bir kadının da aynı koşullarda istediği kişiyle istediğini yapabileceği gibi. Kişiler evlerinde porno da izleyebilirler, diğer insan ve canlılara zarar vermedikleri sürece başka türlü ihtiyaçlarını da tatmin edebilirler. Buradaki tek koşul, istismarın olmaması. Bir insan porno izlediği için kimseyi istismar etmiş olmaz, ama bir eğitim kurumunun yöneticisinin, bu kuruma eğitim almaya gelmiş gençlerin fotoğraflarına bakıp bundan cinsel haz duyduğunu ifade etmesi görevini kötüye kullanmaktır. Bu istismara girer. Canlı yayında olmasa bile bunu yanındaki birine söylemiş olması bu gerçeği değiştirmez.

Peki bu durumun sorumlusu kim? Onu o pozisyona getiren kişiler bu adamın böyle bir şey yapacağını hiç akıllarına getirmemiş olabilir. Sonuçta, dekanlık görevi akademik ölçütlere göre verilen bir pozisyon. Bu makama gelen kişilerin cinsel sapkınlıklarını araştırmak bu kişileri bu göreve getiren insanların görevi değildir. Ama bu kişi bu göreve geldikten sonra pozisyonunu kötüye kullanırsa görevinden alınması gerekir. Bu yaşadığımız olayın sonucunda da olan budur, doğrusu da budur.

Bu kişiyi göreve getirenler sorumlu değilse kim sorumlu? Hafızalarımızı tazeleyelim:
  1. Kızına türlü baskılar uygulayan ve erkek arkadaşı bile olmasına izin vermeyen, ama oğluna "söyle bakalım sınıfında güzel kız var mı?" diye erkek çocuğunu kışkırtan aileler benim ilk aklıma gelen örnek. Kız kardeşine baskı uygulanan, ama kendisine her türlü cinsel özgürlük tanınan erkek çocuğun, büyüdüğünde çevresindeki kadınları taciz etmesi çok da şaşırtıcı değildir.
  2. Tacize ya da tecavüze uğrayan kadın için "Ama o da neden açık saçık giyinmiş, o saatte orada ne işi varmış?" gibi türlü saçmalıklar öne sürerek tacizi meşrulaştıran her insan bana göre toplumdaki her türlü tacizden sorumludur.
  3. Kadın ve erkeklerden oluşan topluluklarda kendi cinsel deneyimlerini hoş bir anı gibi anlatan, ama kadınların da ilişkilerinin olabileceğini görmezden gelen her erkek bana göre sorumludur. Bu tür arkadaş topluluklarında kendi cinsel deneyimlerini utanmazca anlatanlara karşı olumsuz tepki göstermeyen, aksine keyifle dinleyen her kadın ve erkek bana göre sorumludur.
  4. Kızı yaşında bir kadınla birlikte olan ve bunu normal karşılayan, ama bir kadının kendinden genç bir erkekle birlikte olmasını kabul etmeyen herkes bana göre sorunludur ve sorumludur. Aslında şunu hepimiz biliriz ki, aşk eşitler arasında olur. Kendinden çok genç biriyle olan bir kadın ve bir erkek baştan kendini zor bir duruma sokmuştur. Peki olmaz mı, aradaki yaş farkı çok olan iki insan birbirini sevemez mi? Elbette sevebilir ve birlikte olabilir. Bu o iki insandan başka kimseyi ilgilendirmez. Bu konuda bir sorun yok, başka bir sorun var: İlişkilerde kadının genç, erkeğin yaşlı olmasını normal karşılayan, tersini yadırgayan insanlarda sorun var. Bu tür insanlar en hafif tanımla çifte standart uyguluyorlar ve bu çifte standardın sonuçları ağır olabiliyor.
  5. Bir iş yerinde çalışanlarına, onları rahatsız edecek cinsel şakalar yapan, üstü kapalı ya da açıkça kur yapan erkek yöneticiler ve onların bu davranışını hoş karşılayan herkes sorumludur.
Peki ne yapmalıyız? Bireyler olarak bizlere düşen sorumluluklar nelerdir?
  1. Kız ve erkek çocuklarımıza farklı muamele yapmamakla işe başlayabiliriz. Kız çocuklarımızın erkek arkadaşları, erkek çocuklarımızın da kız arkadaşları olabileceğini, bunun sağlıklı olduğunu öncelikle biz kabul etmeliyiz. Çocuklarımızın kız ve erkek arkadaşlarını tanımalıyız, evimize davet etmeliyiz ve arkadaşlıklarının sağlıklı bir şekilde devam ettiğinden, çocuklarımızın cinsel gelişiminin sağlıklı olduğundan emin olmalıyız.
  2. Bir kadın açık ve tahrik edici giysilerle geziyorsa, bir kadın sevgilisiyle sevişmesinden çıkmış evine dönüyor ve hatta bir hayat kadını müşterisine gidiyorsa bile bir erkek bu kadınları taciz edemez, onlara tecavüz edemez. Taciz hakkı diye bir hak yoktur. Çevremizdeki bütün erkeklere bunu anlatmalıyız.
  3. Bir toplulukta birinin hiç utanmadan cinsel deneyimlerini anlatmasına tepki göstermeliyiz. Bir kadın ya da bir erkek unutamadığı bir aşkını ya da mutlu bir anısını sadece ve sadece yakın arkadaşlarına, onu da övünmek amaçlı olmayacak şekilde anlatmalıdır. Bunun dışındaki her türlü cinsel sohbet samimiyetsizdir, çirkindir. Çevremizde bunu yapan erkekleri (kadınlar bunu pek yapmaz, yapamaz) uyarmalı, bu kadar özel anılarını ulu orta anlatmasının ilişki yaşadığı o kadınlara saygısızlık olduğunu hatırlatmalıyız.
  4. İstismar durumu olmadığı sürece ikili ilişkilerde karşılıklı yaşanan her şeyin o iki insanı ilgilendirdiğini kabul etmemiz gerekir. Ahlak bekçiliği yapıp kişilerin ilişkilerine burnumuzu sokmamızın doğru olmadığını, fakat istismar edilen kişilerin de hakkını korumamız, onlar için mücadele etmemiz gerektiğini unutmamamız gerekir.
  5. Bir iş yerinde tacize uğrayan kadınlar sesini çıkarmaktan korkmamalı, ama kaybedecekleri çok şey olduğu için korkup konuşamayan kadınların sesi olmalıyız. Erkeklerin cinsel açlığını bu kadar hoyratça ortaya dökmesine izin vermemeliyiz. Terbiyesizliklerini sineye çekmemeliyiz.
Benim aklıma gelenler bunlar. Toplumumuzda cinsiyet eşitsizliği konusunda çok ciddi sorunlar var. Bunları aşmak için hepimizin yapabileceği bazı şeyler var. Hepimiz üzerimize düşen görevleri yerine getirmeliyiz. Ben kendimce bazılarını burada listeledim.

26 Mart 2020 Perşembe

Koronavirüs salgını ve korku

Korkmak o kadar da kötü bir şey değildir. Korku insanın hayatta kalmasını sağlar. Çalıların hışırtısından korkup kaçan primat atalarımız hayatta kalmış, korkmayanı yılan sokmuş ve ölmüş. İşte biz o korkup kaçan atalarımızın torunlarıyız. Korku normaldir. Ama elbette korkunun da bir dayanağı olmalı.

Herkes bir şeylerden korkar. Hiçbir şeyden korkmayan insan zaten hayatta da kalamaz. Ama elbette neden korktuğumuz ve korkunca ne yaptığımız önemli. Bazı insanlar kendisine hiçbir zararı olmayacak bir böcekten korkar, bazıları sevmekten ve bağlanmaktan korkar, başkaları da şu an burada listelemeye gerek olmayan, bilinçaltı dayanaklı, mantıksız, psikolojik bazı korkulara sahiptir. Ama hepimiz ortak bir şeyden gerçekten korkarız: Ölüm. Şair ne demiş? "Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü." Ölümden korkmak ve yaşamak istemek hepimizin doğal güdüsü. Bence bu yanlış bir şey değil. Elbette bunun da bir sınırı var. Aksi halde, normal koşullarda evden bile dışarı çıkamayız.

Normal koşullarda evden dışarı çıkamayacak hale gelecek kadar korkmanın psikolojik bir sorun olduğunu herkes bilir. Peki, yaşadığımız bu salgın günlerinin normal koşullar olduğunu söyleyebilir miyiz? Elbette hayır! Her gün hastalık ve ölüm haberlerini duyduğumuz, tüm dünyada tam kapasiteyle çalışan hastanelerin artık hastalara yetişemediği ve gençleri yaşatıp yaşlıları ölüme terk etmek zorunda kaldığı, doktorların bile yaşamının riske girdiği bugünlere kesinlikle normal koşullar geçerli diyemeyiz. O zaman korkmakta ve mümkün olduğunca sosyal mesafelendirme kuralını uygulamakta haklıyız.

Hastalık ve ölüm tehlikesi durumunda korkmak normal tabii. Benim bir korkum daha var aslında: Ben komplo teorilerinden çok korkuyorum. Hiçbir kanıta dayanmayan, sadece psikolojik sorunları olan insanların ürettiği ve kitleleri etkileyen komplo teorilerinin topluma verdiği zararları görüyoruz. Aşı karşıtı komplolar nedeniyle 21. yüzyılda kızamık ve diğer çocuk hastalıklarından ölen çocuk sayısı arttı. Aynı tehlikeyle bu salgın döneminde de karşılaşmamız mümkün. Korona salgınıyla ilgili de çeşitli komplo teorileri üretiliyor ve kişiler evde oturmaktan sıkıldığı ve/veya evde oturmanın getirdiği maddi sıkıntılar nedeniyle bu karantina dönemine girmeyi reddediyor. Onların sokağa çıkmasından korkuyorum. Onların hastalanıp ölmelerinin yanı sıra, hastalığı çevrelerindeki insanlara bulaştırmalarından korkuyorum. Sevdiğim yaşlı yakınlarımı ve akrabalarımı kaybetmekten korkuyorum. Gençler de ölümsüz değil. Sevdiğim genç insanları, çocuğumu, öğrencilerimi kaybetmekten korkuyorum. Alerjik astım hastasıyım, risk grubundayım ve evet, ben de ölmekten korkuyorum. Ayıp değil ya, ölmek istemiyorum. Daha yaşayacağım uzun yıllar olsun istiyorum.

Yaşlı insanlar da ölmek istemeyebilir. 80 yaşındaki bir amca ya da teyze birkaç yıl, hatta birkaç ay daha yaşamak isteyebilir. Buna hakkı var. Unutmayalım, biz de bir gün yaşlanacağız. Yani umarım yaşlanarak ölürüz, acı çekmeden tabii. Ama yaşlandığımızda biz de yaşamak isteyeceğiz, yoğun bakımdaki hastalara yetişemeyen doktorların gençleri yaşatmaya çalışıp bizi ölüme terk etmesini istemeyeceğiz. Son nefesimizi verirken sevdiklerimiz elimizi tutarken ve huzur içinde ölmek isteyeceğiz. Kimsenin bizimle ilgilenemediği, yakınlarımızın bile onlar da hastalanmasın diye yanımıza sokulmadığı bir ortamda, tek başımıza boğularak ölmek istemeyeceğiz. Ben düşmanıma bile böyle bir ölüm dilemem. Herkes ölüm döşeğinde elinin sevdiği biri tarafından tutulmasını hak eder.

Gelelim dışarı çıkmak zorunda olanlara... Bu ülkede evinden çalışamayacak, işe gitmek zorunda olan birçok insan var. Bu insanlar sadece doktorlar değil ve onlara da hastalığı bulaştırmamak için mecbur olmayanların evde oturması gerekiyor. Temiz hava almaya ihtiyacımız var elbette. Ama mümkün olduğunca evimizin civarında ve ev halkı dışındaki insanlara yaklaşmadan hava almaya çalışmalıyız.

Gördüğüm kadarıyla, evde sıkılan ve/veya evde oturmaktan maddi kaygı duyan insanlar bu komplo teorilerine inanma eğiliminde. Başka sebeple komplo teorilerine rağbet edenler de var tabii. Bu insanlardan gerçekten korkuyorum. Çünkü kanıtsız iddialar öne sürerek bu karantinanın gereksizliğine işaret ediyorlar. Bu durumda bu insanlar yakında dışarı çıkar ve virüs de yayılır. O zaman yukarıda bahsettiğim kötü senaryoların tümünü yaşayabiliriz.

Lütfen birazcık duyarlı olalım. Kendimiz için endişe etmiyorsak sevdiklerimiz için, hatta hiç tanımadığımız yaşlı, hasta ve çocuklar (onlar pek risk grubunda olmasalar da ölümsüz değiller) için evimizde kalalım, dışarı çıkıp işe gitmek zorunda olan insanlar için evde kalalım. Salgın yüzünden işten haksız yere çıkarılan, ücretsiz izne zorlanan ve evde iş yapamayacak insanlara devletin destek olması için onların sesi olalım. Komplo teorilerini değil, dayanışma kültürünü kucaklayalım. Sosyal mesafemizi koruyalım, ama duygusal mesafemizi yok edelim. Bizi etkilemese bile başkalarının acısını, sıkıntısını benimseyelim ve birbirimize elimizden gelen desteği verelim. Bunun çok zor olduğunu düşünmüyorum.

11 Aralık 2019 Çarşamba

Sosyal medya ve kendimizi ifade etme

Sosyal medyayı günümüzde neredeyse herkes kullanıyor, ama nedense çoğunluk da kötülüyor. "Telefonunu bırak, çevrendeki insanlarla ilgilen." ya da "Sosyal medyada paylaşım yapmak yerine arkadaşlarınla buluş." tarzı öğütlere yine ironik bir şekilde sosyal medyada sıkça rastlıyoruz. Sosyal medyadaki tehlikeli ilişkiler ve bilgilerimizi ele geçirmeye çalışan kötücül güçler de sıkça vurgulanan olumsuzluklar arasında. Peki, sosyal medya gerçekten kötü bir şey mi?
Sosyal medyadaki ilişkileri hiçbir zaman fazla ciddiye almadım. Bunu hep söylerim. Karşı karşıya oturup konuşmadığımız, buluşup birlikte bir şeyler yiyip içmediğimiz ve ortak faaliyetlere katılmadığımız hiç kimse aslında bizim arkadaşımız değil. Bunun dışında burada yazıştığımız herkes sayfamızdaki birer figür. Gerçekte hiç tanımadığımız, sadece birilerinin burada bize yansıttığı figür. Örneğin, Twitter'da takip ettiğim ve beni takip eden insanların çoğunu tanımıyorum bile. Bu yüzden buradaki ilişkilerin ciddiye alınmaması gerektiğini söyleyenlere tamamen katılıyorum. Ama yine de sosyal medya birçoğumuzun, özellikle de benim hayatımın önemli bir kısmını ve zamanını alıyor.
Instagram sadece fotoğraf paylaşmak için uygun bir platform olduğu için bundan sonra söyleyeceklerim bunu pek kapsamıyor. Facebook ve Twitter ise bilgi ve fikir paylaşımında bulunduğumuz ve kendimizi ifade edebildiğimiz ortamlar (en azından benim için). Bu yüzden aslında bu platformları küçümsemeyi de doğru buluyorum. İşin ironik tarafı, ben dışarıda gerçek dostlarım olarak tanımladığım insanlarla konuşamadığım, paylaşamadığım her şeyi burada paylaşıyorum. Dışarıdaki dostlarımızla aşk, aile ve özel hayatımızla ilgili diğer sırları paylaşabiliriz. Bunlar sosyal medyada paylaşmak için uygun konular değil elbette. Ama buralarda paylaştığım makaleler, muhalif fikirler ve kimsenin dinlemeyeceği film eleştirilerimi günlük hayatta görüştüğüm insanlarla paylaşmaya kalksam belki de tek bir arkadaşım kalmaz. Sosyal medyada ise kimin ne düşündüğünü ve ne diyeceğini umursamaksızın bunların hepsini yapabiliyorum. Şikayetçi olan herhalde beni takibi bırakır düşüncesiyle rahatım. Ama tabii ki paylaştıklarımız konusunda sorumlu davranmalıyız. Bu başka bir konu.
Sosyal medyada siyasi paylaşımların sakıncasını da göz önünde bulundurmak lazım elbette. Ama içinde bulunduğumuz koşullarda siyasi olarak bizi büyük bir sorunla karşı karşıya bırakmayacak bilgi ve paylaşımların birçoğunu çeşitli sebeplerle günlük hayatta yapamıyoruz. Birlikte yemeğe gittiğimiz dostlarımıza son okuduğumuz makaleden ya da çoğu insan için sıkıcı gelebilecek bir konudan ne sıklıkta bahsedebiliriz? Sosyal medyada ise bu anlamda çok özgürüz. Günlük hayatın ve sosyal ilişkilerin genel kurallarına burada maruz değiliz. Çok basit ve tek bir kural var: Ayırımcı ve hakaret içeren paylaşımda bulunmamak. Onun dışındaki paylaşımlarımız için kimse bizi yargılayamaz, yargılamamalı. Ayırımcı ve hakaret içerikli olmayan paylaşımlarımızı kişisel alıp almamak tamamen karşı tarafın inisiyatifinde ve bundan kesinlikle biz sorumlu değiliz.
Sosyal medyanın bir olumlu özelliğinden daha bahsetmek istiyorum: Ben bazı insanların hiç bilmediğim yönlerini sosyal medya sayesinde görüyorum. Bunu bana da söyleyen çok kişi oldu. Hatta beni günlük hayatta pek tanımadığını, sosyal medyadaki paylaşımlarım sayesinde hiç bilmediği özelliklerim olduğunu söyleyen çok insan oldu. Aynı şeyi ben de birçok insan için söyleyebilirim. Elbette bir insanı sadece sosyal medyadaki paylaşımları ile tanımak mümkün değil, ama kişilerin paylaşımları bize onlar hakkında önemli bilgiler veriyor. Bu anlamda sosyal medyanın sadece bilgi ve fikir paylaşımı değil, aynı zamanda yazılı iletişim ve kişiler arası etkileşim açısından da önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Özetle, sosyal medyayı isterseniz sadece fotoğraf paylaşmak, isterseniz chat yapmak, isterseniz de tamamen işinize odaklı paylaşımlar ya da ciddi ve bilgilendirici iletiler paylaşmak için kullanabilirsiniz. Karşınıza çıkan reklamları da kapatıp geçebilirsiniz. Bu bile bir sorun değil bana göre. Yani sorun sosyal medyada değil, bizde ve onu kullanma şeklimizde. Sosyal medyayı kötüleyen paylaşımlar ise tamamen trajikomik bir durum. Hesaplarımızı tamamen kapatma gibi bir seçeneğimiz de her zaman var. Kimse bizi bu platformlarda bulunmaya zorlayamaz.

6 Aralık 2019 Cuma

İdam kimin işine gelir?

Yine bir genç kadın öldürüldü ve yine idam isterük haykırışları hortladı. İdam isteyen bu güruhun aslında adalet değil, intikam istediğini başka bir yazımda zaten belirtmiştim. Bu yazımda ise bu arkadaşların idamın neyi çözeceğini sandıklarını ve aslında idamın kimlerin işine geldiğini tartışacağım.

Kadın cinayetlerinin politik olduğunu aklı başında herkes biliyor, söylüyor. Cinayete kurban giden bu kadınların çoğu eski sevgilisi, eşi ya da hiçbir zaman yüz vermediği bir erkek tarafından öldürülmüş oluyor. "Benim değilsen toprağınsın" diyen, kadını eşya gibi gören, ona seçim ve karar hakkı tanımayan bir zihniyet sonucu bu cinayetlerin işlendiğini hepimiz biliyoruz. Peki, bu cinayetler gerçekten söylendiği gibi, son yıllarda arttı mı? Bununla ilgili bir istatistiğe rastlamadım açıkçası. Ama varsa ve gerçekten bu iddia doğruysa bunun birkaç olası nedeni var: Öncelikli neden, kadının toplumsal hayatta daha fazla yer alması ve kendini kadın karşısında güçsüz hisseden erkeğin buna karşı direnç göstermesidir. Ama bu artışta bir o kadar, belki daha da etkili unsurun siyasilerin tutumu olduğunu düşünüyorum. Bir kadın tecavüze uğradığında ya da öldürüldüğünde katile/tecavüzcüye verilen cezanın gerçekte uygulanamaması, suçlunun birkaç yıl hapis yattıktan sonra aftan yararlanıp çıkması, taciz edilen kadının şikayet etmesine rağmen yeterli güvenlik önlemlerinin alınmaması ve "Onun o saatte orada ne işi vardı?" sorularıyla tecavüzcünün deyim yerindeyse, haklı çıkarılması gibi birçok politik etken bu tecavüzlerin ve cinayetlerin zeminini oluşturmaktadır.

Bu noktada akla şu soru geliyor? İdam cezası geri gelirse caydırıcı olur mu? Bundan daha da öncelikli soru şu: İdam cezası geri gelirse bu tecavüzcü ya da katiller gerçekten idam edilecek mi, yoksa idam aslında başkaları için mi gelecek? Bu tecavüzcülere ve katillere af çıkarken siyasi suçlulara af çıkmaması, bu sorunun cevabının, bu idam savunucularının ön gördüğü şekilde olmayacağını düşündürtüyor. Yani idam geri geldiğinde tecavüzcü katiller değil de, çevreci bir aktivist, terörist yaftasıyla idam edilebilir mi? Böyle bir olasılık var mı? Eğer çok küçük bir olasılık bile varsa hala idamı savunuyor olmak akıl ve ahlakla bağdaşır mı?

Bu konuda akla gelen bir soru daha var: İdam kimin işine gelir? Tecavüzcüyü ve katili ön kapıdan içeri alıp arka kapıdan çıkaran, hatta neredeyse sırtını sıvazlayan zihniyet gerçekten bu tecavüzcüleri ve katilleri asmak istiyor olabilir mi? Yoksa asmak istediği siyasiler mi var? Yani bu idam savunucuları idamı kendi faşizan emelleri için mi geri getirmek istiyorlar? Belki hepsi bunu istemiyor, gerçekten safça azılı katillerin asılacağına, pankart açan gence kimsenin dokunmayacağına inanıyor olan hayalperestler vardır. Peki, bu hayalperestlik mi, aptallık mı? Bence aptallık...

Bu sorulara olumlu yönde net bir cevap veremediği halde toplu halde bu kadar büyük bir kitlenin "idam isterük" diye bağırması toplumda şiddetin hiç de azımsanmayacak ölçüde olduğunu gösteriyor ve bu da beni korkutuyor. Bu kadar çok sayıda insan toplu halde idam isterken ve bunun sonuçlarını düşünmezken gelecek nesillere nasıl bir ülke bırakacağımız konusunda ciddi endişelerim var. Söylediğimiz, yaptığımız, yazdığımız her şeyden sorumlu olduğumuza inanıyorum. İdam sevicilerin bu sorumluluğun farkında olup olmadığını ve söylemlerinin olası sonuçlarını düşünüp düşünmediklerini bilmiyorum. Ama ben kendimi içinde yaşadığım topluma karşı sorumlu hissediyorum. Bu yüzden bu yazıyı yazıyorum. Belki biri benim bu yazımı okur ve kendinden şüpheye düşer ve idamı eskisi kadar ateşli savunmaz. Belki şiddet yanlıları kendinden şüphe ederken biz hümanistler daha kararlı bir şekilde insan hakları, özgürlük ve adalet için daha kararlı bir şekilde konuşuruz. Belki bu kararlılık kelebek etkisi yaratır ve daha güzel bir ülke, daha güzel bir dünya için daha fazla sayıda insan çabalamaya başlar.

Belki birileri benim bu özlemlerimi duyar ve hep birlikte "İdam sadece faşistlerin işine yarar. Oysa insanların asıl istediği özgürlük, barış ve adalettir. Bu ülkeye idam değil, adalet gelsin." diye biz haykırırız. Böylesi daha iyi olmaz mı?