27 Şubat 2017 Pazartesi

Evrene gönderdiğiniz mesaj iletilemedi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz...

Son yıllarda, giderek artan bir sıklıkta "evrene mesaj gönder, istediğin olsun" tarzı yazılar ve paylaşımlar karşıma çıkmaya başladı. Bunların içinde en tuhaf ve anlamsız bulduğum ise "olumlama" ile ilgili olanlar. Bu kelime başlı başına tuhaflık abidesi değilmiş gibi bir de "kuantum" kelimesi ile yan yana getirilerek "kuantum olumlama" gibi çok daha tuhaf bir şey ortaya çıkmış. Anladığım kadarıyla bundan da iyi bir pazar oluşmuş.

Bilimsel olma iddiası taşıyan ve bilimsel bazı bulgulara gönderme yapan, ama temelde hiçbir bilimsel dayanağı olmayan görüşler ve düşünce akımları yeni bir uygulama değil. Bunlar "sözde-bilim" ya da "sahte-bilim" olarak adlandırılmaktadır. Astroloji de bu sözde-bilim akımlarından biridir. Bunlara temelde karşı olmamın nedeni, insanların zihnini yanlış bilgi ve inanç sistemleriyle uyuştururken bilimsel bulguları da çoğunlukla yanlış yorumlayarak insanları bilimsel konularda da yanlış bilgilendiriyor olmalarıdır. Ayrıca bu saçma sapan düşünce akımlarını pazara dönüştürüp bundan haksız kazanç elde etmelerini de etik bulmuyorum.

Bilimsel bulguların çarpıtılarak yeni bir düşünce akımı, hatta bir pazar haline dönüştürüldüğü konulardan biri de kuantum fiziği. Açıkçası fizikçi olmayan birinden "kuantum" kelimesini duyar duymaz arkama bakmadan kaçasım geliyor. Bu tür yazıları ve paylaşımları biraz incelediğinizde, bu insanların kuantumu geçtim, fiziğin "f"sinden bihaber olduklarını farketmeniz zor olmayacak.

Şu "kuantum olumlama" ifadesiyle dile getirilen düşünce akımlarının temel çıkış noktasının kuantum fiziği olduğunu anlamak zor değil. Biraz inceleyince bu düşünce akımının kullandığı terminolojinin "çift yarık deneyi"ne dayandığını da farkettim. Örneğin, "dolanık parçacıklar" bu terimlerden biri. Çift yarık deneyi bulgularına göre, kuantum parçacıklarını ölçmeye ya da gözlemlemeye çalışırsak parçacıkların davranışı değişiyor. Ayrıca bu dolanık parçacıkların birbirleri ile açıklanamayan bir fiziksel bağ kurdukları da bu deneylerin bulgularından biri. Ama bu kuantum parçacıklarının "bilinçli" falan olduklarına yönelik bir bilimsel bulgu yok. Yani bu iddianın bilimsel hiçbir dayanağı yok.

Bu düşünce akımlarının iddialarını inceleyelim: Evrene mesaj/talep göndermek ne demek? Sizi bilmem ama benim isteklerim %50 oranında gerçekleşiyor. Daha yüksek bir orana ulaşmış olan insanlar bunu "kuantum olumlama" tekniği gibi zırvalara dayandıramaz. Bunun da bilimsel bir temeli yok.

Aklıma ister istemez şu sorular takılıyor:

  • Evrene mesaj/talep göndermeyi biz bilmiyoruz da fizikten zerre kadar anlamayan bu insanlar mı biliyor? 
  • Bu insanlar evrenle iletişim kurmak için özel bir dil mi geliştirdiler? Yoksa sadece bizim sırtımızdan bu yolla para mı kazanmaya çalışıyorlar?
  • Evren bizim mesajımızı/talebimizi gerçekten umursuyor olabilir mi? Bu devasa sistem bizim egosal isteklerimize cevap vermek üzerine kurulmuş olabilir mi?
  • Evrene mesaj/talep göndermek yerine hayatımızda yolunda gitmeyen, yanlış bulduğumuz şeyleri değiştirmek için sorumluluk alıp eyleme geçmek daha iyi bir fikir değil mi? Buna cesaret edemiyorsak evren ne yapsın?
  • Gücümüzün yetmediği, değiştiremeyeceğimiz şeyler için evrene mesaj/talep göndermek yerine bunları olduğu gibi kabul etmek daha akıllıca olmaz mı?

Evrene mesaj/talep göndermek gibi kimseye, hiçbir faydası olmayan yanılsamalarla vakit kaybetmek yerine gerçeklerle yüzleşmeyi her zaman tercih ederim. Örneğin, "kuantum olumlama" gibi hiçbir anlam ifade etmeyen düşünce akımlarından önce çift yarık deneyi ve kuantum fiziği ile ilgili bilgilerimi arttırmak bu gerçekle yüzleşmenin bir yolu. Diğer bir yolu ise, hayatımda yolunda gitmeyen şeyleri tespit edip bunları değiştirip değiştiremeyeceğime karar vermek.

Eğer kuantum ile ilgili bilgi sahibi olmak isterseniz çift yarık deneyi ve kuantum fiziği ile ilgili birçok yazı ve video bulabilirsiniz. Evrim Ağacı sayfasını özellikle öneririm. Bu sayfa bilimsel bulguları, mesleği bilimsel konular dışında olan insanların da anlayabileceği bir dille ve açıklayıcı bir şekilde anlatan faydalı bir site.

Özetle, sizlere naçizane önerim şu: Bir konuda, en azından temel düzeyde bilgi sahibi olmadan o konuda öne sürülen çıkarımları ve inanç sistemlerini çok benimsemeyin. Ya da istediğinize inanın, ama inançlarınızı bilimsel bir temele oturtmaya çalışmayın.


21 Şubat 2017 Salı

Hurafenin savunması: "Sen elitistsin!"

Sosyal medya ya da başka bir ortamda NASA'ya ait dünyanın uzaydan çekilmiş bir fotoğrafını paylaştığınızı varsayalım. Dünyanın düz bir tepsi olduğuna inanan birinin incinip size karşı çıktığını ve aşağıdaki gibi bir diyaloğun gerçekleştiğini de varsayalım:

- Sen kendi görüşünü bize dayatamazsın.
+ Ben görüşümü dayatmadım. Sadece "NASA'nın fotoğrafı"nı paylaştım.
- O "fotoğraf" "Dünyanın yuvarlak olduğunu" söylüyor olabilir. Ama tersini söyleyen kaynaklar da var.
+ Tersini söyleyen kaynaklar iddialarını neye dayandırıyor?
- (Belki birkaç kaynağa gönderme yapar, belki yapmaz. Yapsa bile bunlar 17. yüzyılın bilimsel bilgilerinden öteye geçmez.) Farklı görüşlere saygılı olmak gerekir.
+ Ben herhangi bir saygısızlık yaptığıma inanmıyorum. Sadece bilimsel bulguları paylaştım. (Daha ikna edici olmak için konuyla ilgili literatürden birkaç örnek daha veriyorum ve kendi verdiği kaynakların geçerliliğini sorguluyorum.)
- Bilim her şeyi açıklayamıyor, biliyorsun.
+ Biliyorum. Ama bunu biliyor olmamız, istediğimiz konuda istediğimizi uydurma hakkını vermez bize.
- Sen elitistsin!
+ ?!?!?!

Bu noktadan sonra artık tartışacak bir şey kalmıyor. Çünkü karşınızdaki kişi ikna olmaya, fikrini değiştirmeye kesinlikle niyetli olmadığı gibi, o an sizi kodlamış ve etiketlemiştir.

Şimdi bu diyalogdaki "NASA'nın fotoğrafı" terimi ile "Dünyanın yuvarlak olduğu" kavramını sözde-bilim olarak adlandırılan astroloji ya da diğer başka bir inanç veya siyasi bir görüş ile değiştirin. Diyalog aynı şekilde gerçekleşecek gibi hissediyorsanız tartışmayı başlamadan sona erdirmenizi öneririm. Aksi halde iki taraf da birbirini ikna edemeyeceği gibi, karşılıklı ilişkileriniz de zedelenmeye başlıyor. Ama bu elbette sizin görüşünüzü ifade etmemenizi gerektirmiyor. Sonuçta birileri incinecek diye gerçekleri yok da sayamayız.

Burada bilimsel bilgiyi sunduğunuzda, bu bilgi insanların inançlarına ters düştüğünde hissettikleri incinme ve bunun karşılığında size yönelen öfke ayrı bir yazının konusu olabilir. Ama ben burada "elitizm" kavramının üzerinde durmak istiyorum.

Elitizm sözlük anlamı olarak, seçkincilik, seçkinlerin idaresi anlamına gelmektedir. Bilimsel kanıtları sunmanın neresi elitizm? Bunu anlayabilmiş değilim. Fazıl Say sosyal medya hesabında paylaştığı müzik ve videoların altına "elitist" suçlaması yapanlar olduğundan söz etmiş. Bu da benim için anlaşılabilir bir durum değil.

Bu iki örnekten yola çıkarak, bazı insanların sanat ve bilimi "elitizm" olarak değerlendirdiğini anlıyorum. Bu çok tehlikeli bir durum. Elitist olmamak adına sanat ve bilimden uzak mı durmak lazım? Üzerinde düşünülmesi gereken bir konu bu bence.

20 Şubat 2017 Pazartesi

Başkaları için yaşamanın dayanılmaz ağırlığı

Aşağıdaki cümlelerden herhangi birini söylediğinizi hatırlıyor musunuz? Hayatınızın herhangi bir döneminde böyle düşündünüz mü? Bir insan aşağıdakilerden herhangi bir maddeyi ifade ettiği an ben parantez içindekileri duyuyorum. Amacım kimseyi incitmek ya da gücendirmek değil. Ben sadece geçmişte kendimin de düştüğü bazı tuzakları fark ettiğim için bunları paylaşmak istiyorum.
  • Ben ailem için her şeyi yaparım (Ben aileme bağımlıyım. Onlara kendimi adadım, ileride onların da kendini bana adamasını istiyorum.).
  • İnsan bir toplum içinde yaşıyor ve içinde yaşadığı toplumun kurallarına uyması gerekiyor (Yalnız kalmaktan ölesiye korkuyorum. Yalnız kalmamak için içinde yaşadığım toplumun kurallarına sorgulamadan uymayı tercih ediyorum.).
  • Onu sevdiğim için tüm bunlara katlanıyorum (Onu terkedersem / o beni terkederse başkasını bulamam. Bu yüzden taviz vermek zorundayım.).
  • Bence fedakar olmak gerekir (Seçimlerimden, başkaları için yaşamaktan çok da mutlu değilim. Ama başka seçeneğim olmadığı için bunu kutsallaştırmaya ihtiyacım var. Lütfen, benim ne kadar fedakar olduğumu söyleyerek iyi hissetmemi sağla.).
Bu maddeleri tek tek incelemek istiyorum:
  • Ailemiz için de, kimse için de her şeyi yapamayız. Yapacaklarımızın bir sınırı var, olmalı. Onları ne kadar çok seversek sevelim "hayır" dediğimiz bazı durumlar olmalı.
  • Toplumu oluşturan bizim gibi bireylerdir. Kimse sorgulamaz ve karşı çıkmazsa zaten toplumun kuralları değişmez. Biz kendi değerlerimize göre doğru olan bir şeyi yaptıktan sonra başkalarının bizim seçimlerimize "yanlış" demesi bizi ilgilendirmemeli.
  • Sevdiğimiz insanla ortak bir noktada buluşamıyorsak, sürekli bizim verdiğimiz tavizler (biz bunlara fedakarlık desek de aslında bunlar çoğunlukla taviz oluyor) sayesinde ilişkimiz yürüyorsa o ilişkiyi gözden geçirmenin vakti çoktan gelmiş, geçiyor demektir.
  • Ben yaptığı herhangi bir davranışı fedakarlık olarak adlandıran insana güvenmem. Bu insanlar eninde sonunda yaptığı fedakarlığın karşılığını bekler. Beklentisi karşılanmadığında da "Senin için saçımı süpürge ettim" benzeri serzenişlerde bulunur. Dikkat ederseniz gerçekten fedakar olan insanlar yaptıkları fedakarlıkları asla söylemez, buna ihtiyaç da duymaz. Fedakarlık yaptığınızı düşünüyorsanız yapmayın. Yoksa sonuçları sizin için de fedakarlık yaptığınız insan için de çok üzücü olabilir.

Ailemiz, çocuğumuz, eşimiz, sevgilimiz, dostlarımıza karşı sorumluluklarımız olduğunu kabul ediyorum. Ama bu sorumluluklar bizim kapana kısılmış gibi hissetmemize neden oluyorsa bence orada bir sorun var demektir. Sorumluluklarımız ihtiyaçlarımızı karşılamamıza engelse onlar artık sorumluluk değil, kölelik unsurları haline gelmiş demek de çok abartı olmaz sanıyorum. İnsanlar kendini amaçlara ve değerlere adamalı, kişilere değil.

Bazen içinde bulunduğumuz koşullar (maddi ve manevi) gerçekten özgür hareket etmemize engel olur. Bazen bazı adımları atmaya cesaretimiz olmaz. Göze alamayacağımız çok şey vardır. Belki de bunlarda yerden göğe haklıyızdır. Ama bana göre, gerçeğin farkında olmak kendimizi kandırmaktan çok daha iyidir.


19 Şubat 2017 Pazar

Şımarık çocuk yetiştirme kılavuzu

Bu seferki yazım şımarık çocuk nasıl yetiştirilir üzerine olacak. Yanlış duymadınız, "Şımarık çocuk nasıl yetiştirilir?" isimli birçok çalışma gözlemledim ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunları "çalışma" olarak nitelendirmemin sebebi, gözlemlerim sonucunda ebeveynlerin (özellikle annelerin) çocuklarını şımarık yetiştirmek için özel bir çaba sarf ettiği sonucuna varmamdır.

Ailemle birlikte parkta mutluluk içinde vakit geçirirken tanıdığımız ya da tanımadığımız bir çocuğun ya da evimize gelen aile/akraba çocuklarının bizim ve bizim çocuğumuzun huzurunu kaçırması ile birlikte "Bu nasıl oluyor?" araştırma sorum oluştu. Bunun üzerine dikkatli gözlemler yaptım ve aşağıdaki sonuçlara ulaştım. Eğer şımarık bir çocuğunuz olsun istiyorsanız aşağıda söylediklerimi harfiyen uygulamanızı öneririm:

  1. Çocuğunuzun her istediğini yapın. Ama istediklerini yapmadan önce mutlaka "hayır" deyin, o da itiraz etsin. Kararlı davranmayın, çabuk pes edin. Çocuğunuz ağlayıp tepinmeye, çevreye rahatsızlık vermeye başlayınca istediğini yapın. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "İstediğin bir şey için çevreye yeteri kadar huzursuzluk verirsen onu elde edersin."
  2. Çocuğunuza hayatta en önemli kişinin kendisi olduğunu hissettirin. Evet, bunu hepimiz hissetmeliyiz. Ama kendimize verdiğimiz değer bize, başkalarının haklarına tecavüz etme ya da onları sömürme hakkını vermez. İşte çocuğunuz bunu asla öğrenmemeli. Başka çocuklara zarar verdiği zaman duruma fazla müdahale etmeyin. Diğer çocuğun anne-babasının çok kızdığını ya da bir şekilde size ya da çocuğunuza bir yaptırımı olacağını hissederseniz müdahale edin ve daha ileri gitmesine izin vermeyin. Aksi halde hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Ne de olsa sizin çocuğunuz o diğer çocuktan daha önemli. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "İstediğini elde etmek ve/veya hıncını çıkarmak için başkalarına istediğin gibi zarar verebilirsin. Ama bu davranışının sana bir yaptırımı olmayacağından emin olmalısın. Ortamda sizden daha güçlü, sana ceza verecek biri yoksa aynen devam et."
  3. Çocuğunuz ne zaman ona kızacağınızı, sizin kırmızı çizgilerinizin ne olduğunu asla bilmemeli. Zaten böyle bir kırmızı çizginiz de olmamalı. Herhangi bir davranışını cezalandırabilirsiniz. Hatta çok sinirlendiğinizde bir şaplak da fena olmaz. Ama dediğim gibi, bunun ne zaman olacağını asla siz de çocuğunuz da bilmemeli. Daha kötü bir davranış sergilediğinde sonsuz anlayış sergileyebilirsiniz mesela. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "Sana arada sırada sinirlenebilirim. Ama bunun seninle hiçbir ilgisi olmadığı için herhangi bir davranışını değiştirmene gerek yok."
  4. Çocuğunuz kız ise yeterince ağlamayı/yalvarmayı öğretin. Ne kadar ağzını yayarak, ağlamaklı konuşursa o kadar çaresiz, zavallı ve korunmaya muhtaç olduğunu ispat etmiş olur ve bunu ispat ettiği ölçüde istediğini yapın. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "Yeterince yalvarırsan sevimli ve karşı konulamaz olursun ve istediğini elde edersin."
  5. Çocuğunuz erkek ise hiçbir iş yaptırmayın. Varsa kız kardeşi ona sürekli hizmet etsin. Örneğin, misafirliğe gittiğinde yere kahve dökerse kılını bile kıpırdatmasın. Varsa kız kardeşi onun yerine hiç söylenmeden kalkıp temizlesin, kız kardeşi yoksa siz kalkıp temizleyin ya da ne uğraşacaksınız, ev sahibi temizleyiversin. Ama kesinlikle ona yaptığı bir hatayı/sakarlığı telafi durumunu yaşatmayın. Böyle bir telafi sorumluluğu olduğunu asla hissetmesin. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "Senin penisin var. Bu penis senin hayatta ev işleri gibi angaryalardan yırtmana neden olacaktır. Bu durumda senin bu angaryalarını yapacak bir kız bulman yeterli."

Eğer bu listedeki maddeleri harfiyen uygularsanız nur topu gibi bir "şımarık" çocuğunuz olur. Böylece tanıdıklarınız çocuğunuzla birlikte evine geleceğinizi öğrendiğinde kabus yaşar. Hadi bakalım, kolay gelsin!

18 Şubat 2017 Cumartesi

Ezik prenses masalları..

Beni en rahatsız eden konulardan biri, içinde bolca vahşet içeren ve sonunda zavallı, ezik prensesin kurtarıcı bir prens tarafından yaşadığı sefaletten çıkarıldığı temasını ana fikir edinen masallar. Bu masalları ben kendi çocuğuma hiç okutmadım. Hala okutanlar var mı, bilemiyorum. Ama varsa benim anne-babalara önerim, derhal bundan vazgeçmeleri yönünde olacak.

Bu tür masallara neden bu kadar karşı olduğumu aşağıda listeliyorum:
  1. Bu tür masallarda bir prenses sefil hayatından kurtarılacaksa güzel olmak zorundadır. Güzel değilse hiç şansı yok. Prens de yakışıklıdır ve bu unsur da masallarda sıkça tekrarlanır ki, çocuklara fiziksel görünümün her şeyin önünde olduğu mesajı verilsin.
  2. Kurtarılacak prenses güzel olduğu gibi pasif de olmalı. Herhangi bir konuda herhangi bir becerisi olmamalı. Tabii yedi cücelere bakmak, onların ev işlerini yapmaktan bahsetmiyoruz. Bunları yapan bir prenses iyilik abidesi olduğunu da kanıtlamış olur ki bu da, yakışıklı prens tarafından kurtarılmayı daha çok hak ettiğinin göstergesidir. Yeter ki, elinden başka iş gelmesin. Bildiğiniz gibi masallarda güçlü kadınlar cadı oluyor. "Ya kötü kalpli cadı/kraliçe olacaksın, ya da ezik prenses. Seç birini." Kızlarımıza bu mesajı vermek istediğimizden emin miyiz?
  3. Bu masallarda, kime ve hangi amaca hizmet ettiği hiç belli olmayan bir mantıksızlıklar silsilesine sıkça rastlarız. Örneğin, Pamuk Prenses Masalında gökten zembille inen bir prens var ve nereden geldiği, hırlı mı, hırsız mı olduğu asla bilinmiyor. Kül Kedisinin yakışıklı prensi ise saatlerce dans ettiği kızın yüzünü hatırlamıyor, ama ayak numarasından bütün şehirde kızı arıyor. Bu kızın ayak numarası 43 mü? Aynı ayak numarasına sahip başka genç kız yok mu bu şehirde? Mantıksızlıklarla dolu örnekleri artırmak mümkün. Ama herhalde bu kadarı yeterli. Bütün bu aptallıkların çocuklarımıza nasıl bir eğitim vereceğine inanıyoruz?
  4. Masallardaki prensesler içinde bulunduğu kötü durumdan kendini kurtarmak için hiçbir şey yapmaz, yapamaz. Bunu yapacak bir kurtarıcı yakışıklı prens olmak zorundadır. "Yakışıklı ve sosyal statüsü iyi olan bir erkek kapakla ve hayatın kurtulsun." Kızlarımıza vermek istediğimiz mesaj gerçekten bu mu?
  5. Bu masallardaki en korkunç öğe herhalde sapıklık. Uyuyan Güzeli öpen prens onun yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyor. Ölüye karşı duyulan cinsel haz literatürde nekrofili diye geçiyor. Peki ya öz çocuklarını ormana terkeden ve çocukları ellerinde altınlarla dönünce onları bağrına basan babaya ne demeli? Böyle bir babayı çocuklarımıza ne amaçlı okuttuğumuzu biri bana anlatabilir mi? Onları besleyip yemek isteyen cadı diye bir karakter neden var? Masallarda çocuklara yamyamları okuyoruz. Sonra da sağlıksız bir toplumuz diye şikayet ediyoruz.
Çocuklarımız illa bir masal kahramanına özenecekse, kızımız kurtları peşine takıp tüm ormanı korumak için kapitalistlere karşı savaşan Prenses Mononoke'ye, oğlumuz da ormana barışı ve huzuru getiren Prens Ashitaka'ya özensin. Kızlarımız güzelliğinden başka hiçbir derdi olmayan ezik prenseslere, oğlumuz da aptal ve sapık prenslere özenmesin. Hiç marifet değil!

Bu masalların güncellenmiş ve daha olumlu mesajlar veren masallar olarak düzenlenmiş versiyonlarına da bazı sayfalarda rastlamaya başladım. Bunları çok olumlu gelişmeler olarak görüyorum. Umarım artarak devam eder.

17 Şubat 2017 Cuma

Çocukları biraz rahat bıraksak?

Benim günümüzün eğitim anlayışıyla ilgili ciddi sorunlarım var. Sürekli rekabet etmeyi gerektiren bu sistemde, anne-babalar çocuklarını bu rekabet ortamında ayakta kalabilmeleri için çok donanımlı yetiştirmeye çalışıyorlar. Ama benim aklımdaki esas soru şu: Bu çocuklar daha donanımlı mı oluyor, yoksa daha mutsuz mu? Bence kendimize asıl sormamız gereken soru bu.

Girdikleri onca sınav zaten bu çocukların hayatını cehenneme çeviriyor. Çocukların yıllarını zaten çalıyoruz. Ama bugün gördüğüm kadarıyla bu da eğitimcilere ve anne-babalara yetmiyor. Anaokulundan itibaren aileler ve okullar el birliğiyle ödevler, kurslar, vb. yollarla çocukların hayatlarını zehir etmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Bu çocuklar sokaklarda, parklarda, bahçelerde oyun oynamaları gereken yaşta sitelerde, apartman dairelerinde yaşarken dışarıyla tek temasları okul ve kurslar oluyor.

3 yaşından itibaren ana okuluna giden çocuklar kendilerine özgürlük diye arta kalan hafta sonlarında da velileri tarafından o kurs senin, bu kurs benim koşturuyorlar. Bu kurslar yogadan, biniciliğe, yüzmeye kadar değişiyor. Büyük bir olasılıkla hep şehirde yaşayacak bir çocuk ata binse ne olacak, binemezse ne kaybedecek? 5 yaşındaki çocuğun yoga kursuna gittiğini biliyorum. 5 yaşındaki çocuk yoga yapmasa da parkta, kırda, bahçede arkadaşlarıyla oynasa yeterince iyi bir eğitim alamamış mı olacak?

Bir başka sorun: Kitle sınavlarındaki (TEOG, YGS, LYS, vb. sınavlardaki) başarı birçok okul için öncelikli. Öğrencilerin psikolojik ve sosyal gelişimi birçok okul için artık neredeyse gereksiz bir kaygı haline gelmiş durumda. Bazı özel okulların başarı puanlarını yüksek tutabilmek için sınıfın geneline göre başarısız olan öğrencinin bir şekilde okuldan gitmesini sağladığını duyuyorum ve kanım donuyor. Dolayısıyla bazen okulun görünen başarısı aslında öğrencinin ve velinin başarısı oluyor.

Bir veli ve aynı zamanda bir eğitimci olarak olarak bu kadar çok çocuğun hiperaktivite, dikkat eksikliği, vb. soruna sahip olması bana inanılmaz geliyor. Eskiden "yaramaz", "aklı beş karış havada", "hayal aleminde geziyor", vb. denen çocukların bu özelliklerinin hepsinin artık bir adı var ve çoğu bunlardan kurtulmak için ilaç kullanıyor. İlaç şart mı, olmazsa olmuyor mu? Bu ilaçların çocuğun bünyesine hiçbir zararı yok mu? Tıp bilgim olmadığı için bu ilaçlar hakkında yorum yapamıyorum. Ama bu kadar çok çocuğun ilaç kullanmasıyla ilgili ciddi endişelerim var.

Bir de poster, performans ödevi, vb. saçmalıklar var. Evet, bir eğitimci olarak ben bu kadar çok poster ve performans ödevini saçmalık olarak görüyorum. Gerçekçi olalım: Bu kadar test çözme ve yazılı sınav ödevi verilen çocukların, amacı bile belli olmayan bu performans ödevlerini yapması mümkün değil. Ben de dahil olmak üzere birçok veli bu ödevleri çocuğunun yerine yapıyor. Hatta bazen öğretmenin kendisi bile bu ödevleri neden verdiğini bilmiyor. Bu yazıyı okuyan öğretmenlerden öncelikli ricam şu: GERÇEKTEN gerekli görmüyorlarsa lütfen bu ödevleri vermesinler. Gerekli görüyorlarsa da lütfen ödevin amacını ve içeriğini önce kendileri planlamış olsunlar. Yoksa ortaya velinin ve öğrencinin sadece "angarya" olarak gördüğü bir iş çıkıyor.

Şu soruları düşünmeden edemiyorum: Sayfalar dolusu ödev yaparak ömrünü tüketen kaç nesil geldi, geçti acaba? Bu kadar ödeve rağmen Türk insanı dünyadaki bilimsel, teknik ya da sanatsal gelişmelere ne kadar katkıda bulunmuş? Kaç Türk genci ne üretmiş? Benim bildiğim kadarıyla sayıları çok fazla değil, bu kadar ödeve rağmen. Demek ki bir yerlerde bir şeyleri yanlış yapıyoruz.

Benim keyfimi kaçıran bir konu daha var: Verilen ödevleri takip etmek için veli Whatsapp grupları kuruluyor, çocuğun ödevi evdeki en önemli konu ve tüm ailenin öncelikli kaygısı. Bütün gün okulda öğretmenlere maruz kalan çocuk bir de evde anne ve babasının öğretmenliğine katlanıyor. Ben çocuğumla birlikte Miyazaki'nin filmlerini ya da çeşitli belgeseller izlemek, tiyatro, konser, vb. etkinliklere katılmak isterdim. Bunları yapabilmek için çocukların bitmek bilmeyen ödevlerini tamamlamaya çalışıyoruz.

Neden ödev takibi için veli Whatsapp grubu kuruluyor? Neden öğretmenler çocuklarımızın ödevini takip etmemizi istiyor? Neden çocuğumun sadece annesi olamıyorum? Neden bir de yardımcı öğretmen ve ödev takipçisi olmak durumundayım? Öğretmenlerin yetiştiremediği programı biz veliler evde tamamlayan öğretmen asistanları olmak zorunda mıyız? Veliler çocuklarla birlikte eğlendirici ve eğitici birçok etkinlik yapabilir. Ödevlerden bize ne? Çocuğuma bir de ben evde öğretmenlik yapacaksam okula göndermemin anlamı ne? Bütün bunlar saçmalıktan başka bir şey değil!

Bütün bu baskılar altında yetişen çocukların gelecekte sağlıklı ve öz-güvenli bireyler olacaklarından kuşku duyuyorum. Kısacası, bu çocukları biraz rahat bıraksak da biraz nefes alsalar nasıl olur?

Sevgililer Günü Mesajları

Bazı arkadaşlar Sevgililer Gününü çok yanlış anlamış. Bu arkadaşlar sosyal medyada herkesin okuyabileceği şekilde sevgililerine/eşlerine olan aşklarını ilan ediyorlar. Ama benim anlayamadığım bir nokta var: Bu şekilde ulu orta yazarken söylenebilecekler sınırlı. "Git, özelden yaz, sevgilini tutuştur. Neden bize yazıyorsun ki? Bize ne? Bunun kime ne faydası var ki? Böyle ulu orta "ben sana hayran, sen cama tırman" diye yazınca ne oluyor ki?" diye sormak geldi içimden kim bilir kaç kez. Sonunda ben de sosyal medyada şöyle bir mesaj paylaştım:

"Arkadaşlar, kendi duvarınıza yazmayacaksınız, sevgilinize özel mesaj göndereceksiniz. Birlikte fotoğrafınızı ya da bazı arkadaşların yaptığı gibi sevgililerinizin odunluklarını paylaşabilirsiniz tabii. Onlar eğlenceli oluyor. Ama onu ne kadar çok sevdiğinizi bize değil, sevgilinize anlatacaksınız. Ha bir de bu kadar sıkıcı yazarsanız bir etkisi olmaz tabii. Biraz daha yaratıcı olun yahu. Hadi canlarım pamuk eller klavyeye."

Kadın - Bayan

Sık sık duyarız, okuruz: “Bir bayan arkadaş...” ya da “Bayanların dikkatine...” gibi ifadelerle başlayan cümleler... Ben gerisini dinlemem, okumam. Çünkü “kadın” diyemeyen, bunu ayıp bulan birinin kadınlara ne söyleyeceğini de çok merak etmiyorum açıkçası. Bay ve bayan bir hitap şeklidir. Bu arkadaşlar erkeklere hitaben konuşsa ya da bir yazı yazsa “Bir bay arkadaş...” veya “Bayların dikkatine...” diye mi başlardı yoksa “Beylerin dikkatine...” ya da “Erkek arkadaşlarımın dikkatine...” diye mi başlardı? Aynı şekilde konuşmaya ve yazmaya da “Bir kadın arkadaş…”, “Kadın arkadaşlarımın dikkatine...” ya da “Bir hanım arkadaş…”, “Hanımların dikkatine...” dese belki konuşmanın ve yazının devamını dinlerim/okurum. Ne kadar seversem seveyim, ne kadar takdir edersem edeyim, böyle konuşmaya ve yazmaya başlayan birinin söyleyeceklerinin devamını kesinlikle getiremem. Lütfen önce “kadın” demekten utanmamayı öğrenin.

Sevgililer Gününün Anlam ve Önemi Üzerine...

Bildiğiniz gibi birkaç gün önce sevgililer günüydü. Sevgilisi tarafından beklentisi karşılanmayan çok arkadaşımın sevgilisinin yaptığı hataları (deyim yerindeyse odunluklarını) sosyal medyada biraz gülerek (bazılarının çok eğlenceli olduğunu itiraf etmeliyim), biraz da üzülerek (sevgilisi adına) okudum. Bunun üzerine ben de bu gün hakkında kendi duygu ve düşüncelerimi yazmak istiyorum...
Benim için Sevgililer Gününün olmazsa olmaları:
1. Sağlık (benim ve sevdiklerimin)
2. Özgürlük (hiç kimse hiçbir sebeple başkasına yapmak istemediği bir şeyi zorla yaptırmamalı ya da onun yapmayı çok istediği bir şeye engel olmamalı)
3. Sevgi ve saygı
Geri kalan her şey teferruat. Bu arada sevgiliyle/eşle/dostlarla vakit geçirmek hoştur. Ama arada yalnızlık da iyidir, hatta ihtiyaçtır. Galiba benim için hiçbir özel gün yokmuş ya da her gün özelmiş. 
Özetle, sevgililerimizin odunluklarını sosyal medyada yazarak onu kırmamak da iyi bir seçim olabilir diye düşünüyorum. Ne derler bilirsiniz: Beklentisizlik mutluluktur.

İdam cezası

"...Size kendi düşüncemi söyleyeyim. Ceza olarak bir katili öldürmek, işlenen suçtan bile çok daha ağır bir cezadır bence. Karar sonucu işlenen cinayet, bir haydutun işlediği cinayetten daha korkunçtur. Geceleyin ormanda haydutların boğazladığı adam kurtarılacağını umar, bu umudunu son ana dek yitirmez. Boğazı kesilince kaçan ya da yaşamını kurtaran pek çok kişi vardır. Burada ise tam tersine, ölümü on kat daha kolaylaştıran son umut bile ortadan kalkmış olur. Kesin karar ortadadır, kaçamayacağınız büyük bir acıdır bu, dünyadaki işkencelerin en büyüğüdür. Bir askeri, savaş alanında namlunun karşısına dikin ve ateş edin; asker yine de umudunu yitirmez. Ama aynı askere kesinleşmiş bir karar metnini okutun, çok geçmeden çılgına döner ya da hüngür hüngür ağlar. Buna, aklını yitirmeden katlanacak bir insanoğlu olduğunu kim savunabilir? Böylesine çirkin, yararsız ve gereksiz bir hakaret neye yarar? Belki dünya yüzünde, kendisine idam kararı okunduktan ve acısıyla başbaşa bırakıldıktan sonra, 'Git, seni bağışladık!' denen biri vardır. Oysa bu adamın sözleri dinlenmelidir. Bu işkenceden ve bu acıdan İsa bile söz etmiştir. Hayır, insanlara böyle davranılmasına izin verilmemelidir!" - Prens Mişkin
Prens Mişkin Dostoyevski'nin Budala adlı romanında uşağa bunları söyler. Aslında bunları söyleyen Dostoyevski'nin ta kendisidir. Prens Mişkin'in konuşmasında idam cezasından son anda kurtulan, Çarın bağışladığı adam kendisidir.
İnsanlar neden idam cezası ister? İntikam için, kana karşı kan görmek için. Devlet neden ister? Zaman zaman halkı memnun etmek için, ama çoğunlukla ibret-i alem olsun diye. Örneğin, devlet Deniz Gezmiş’i asar, ama kendi öz kızına tecavüz eden babaya kız şort giyip babasını tahrik ettiği için ceza indirimi yapıp idam cezası vermeyebilir. Her iki taraf da idamı farklı nedenler için istiyor, ama kesinlikle adalet için değil. Adalet sisteminin zayıf olduğu ülkelerde idam cezasının daha yaygın olmasından bunu rahatlıkla anlayabiliriz. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve şu soruya cevap verin: “Bu ülkeye idam geri geldiğinde adaletin gerçekten işleyeceğine inanıyor musunuz? Peki o zaman siz neden idam istiyorsunuz?”