19 Kasım 2017 Pazar

Anlatacak bir şeyin yoksa anlatma

Bazı roman, öykü ya da filmler sanatçının üretim buhranlarıyla başlar ya da bunu konu alır. "Artık yazamıyordum ya da film çekemiyordum, vb." teması üzerine şekillenmiş bu roman, öykü ya da filmleri gördüğüm an "Eyvah!" derim. Çünkü bana göre bir insan yazamıyorsa yazmaya çalışmamalı, film çekemiyorsa çekmeye çalışmamalı, kısacası üretemiyorsa üretmeye çalışmamalı. Çünkü zorlamayla yapılan işlerden hayır gelmeyeceğini düşünüyorum. Fellini'nin 8 buçuk adlı filmini izlerken de "Eyvah!" dedim. Ama film ilerledikçe Fellini de aynı şeyi söyledi: "Bir yönetmen filminde kendini anlatmanın ötesine geçmeli. Eğer yönetmenin anlatacak bir şeyi yoksa o filmi çekmemeli." Yönetmen, kendi bunalımlarını anlatırken bunalttığı izleyiciye sonunda gerçekten anlamlı bir şey söylemişti. İşte o an filmin izlemeye değdiğini düşünmüştüm.

Sanatçının buhranlarını okuduğumuz ya da izlediğimiz bu bunalımlı süreç sonunda sanatçı gerçekten bize kayda değer bir şey anlatıyor mu? Yoksa sadece kendini anlatmak amacıyla mı bu zahmete girişiyor? Daha da kötüsü sadece para, ün ya da bunun gibi dışsal ödüller için mi vaktimizi çalıyor? Eğer ikinci ve üçüncü soru geçerliyse, bana göre bu sanatçı aslında bize zaman kaybettirdiği gibi kendi de zaman kaybetmiş demektir. Bir sanatçı bir şeyi anlatmak için yanıp tutuşmuyorsa ben onun yapıtından keyif alamıyorum. Çünkü bana inandırıcı gelmiyor. İnanmadığımız bir şeye dahil olamayız, onunla bütünleşemeyiz.

Sait Faik Son Kuşlar adı öyküsünün sonunda "Yazmasam çıldıracaktım" der. Aslında bunu demesine de gerek yok. Okurken anlarsınız. "Evet, bu adam/kadın bunu yazmasaymış çıldıracakmış" dersiniz. İşte ben dünyanın böyle ürünlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Yazmasa çıldıracak olmasa bile, yazmaya büyük ihtiyaç duyan bir yazarın bana, artık yazamadığından yakından bir yazardan çok daha fazla anlatacak şeyi vardır. Aksi halde yazar okuyucuyu yazdığı kurguya çekemez, onu alıp başka dünyalara götüremez. İşte bu yüzden ben yazmaya büyük ihtiyaç duyan, hatta mümkünse yazmasa çıldıracak yazarların yazılarını okumak istiyorum.

Bu bakış açısıyla, Fellini'nin 8 buçuk filminde yönetmenler için ifade ettiği cümleyi, yönetmen öznesini ve film çekme fiilini yaptığım işlerdeki özne ve fiillerle değiştirerek kendime uyarlamaya başladım. Böylece bu fikri kendi eylemlerime uyarlama konusunda bir alışkanlık geliştirmeye başladım. Sonunda şöyle bir mottoyu benimsedim: "Anlatacak bir şeyin yoksa anlatma." Yaptığımız her işi samimiyetle yapmazsak tıpkı benim inanmadan, bir ihtiyaçtan ortaya çıkmamış bir filmi seyrederken ya da bir öyküyü, romanı okurken hissettiğim sıkıntıyı biz de başka insanlar için yaratıyoruz. Bu şekilde biz de sıkıcı ve inandırıcılıktan yoksun oluyoruz.

"Anlatacak bir şeyin yoksa anlatma."

Bu mottonun açılımını kendi eylemlerime uyarlayarak birkaç madde halinde listeleyeyim:
  • Gerçekten anlatmak istediğin bir şey yoksa, yazmış olmak için yazma. Çünkü benim inanmadığım yazıya (makale, e-posta, mesaj, kısacası her türlü yazı) diğer insanlar da inanmıyor.
  • Kendini övme. Çünkü kendini öven bir insan kadar rahatsız edici bir insan olamaz ve zaten inandırıcı da olmuyor.
  • Anlatacağın dersin ya da vereceğin ödevin yararına inanmıyorsan o konuyu anlatma veya o ödevi verme. Çünkü benim inanmadığım bir konuya ya da ödeve öğrenci de inanmıyor ve yapılan bütün işler göstermelik, baştan savma oluyor.
  • Özetle, inanmadığın ve yapmaya ihtiyaç duymadığın hiçbir şeyi yapma.
Burada ifade ettiğim görüşlere gerçekten inanıyorum ve bunları başka insanlarla paylaşmaya ihtiyaç duyduğum için yazdım. Kusur ettiysek affola...

15 Kasım 2017 Çarşamba

İnsanın doğası kötü mü?

İnsanları çok iyi tanıdığımı hiçbir zaman iddia etmedim. Yaşamımın sonuna kadar böyle bir iddiada bulunabileceğimi sanmıyorum. Ama az sonra size anlatacağım olaydan sonra insan doğasını hiç tanımamış olduğumu üzülerek fark ettim. Yaşadığımız şu kısacık hayatta, her birimizin ayrı olarak deneyimlediği olaylar üzerine düşünmemiz ve bunlardan ders çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bana göre, bu hayattaki en önemli amacımız kendimizi tanımak olmalı. Bu yüzden yaşadığımız, okuduğumuz, şahit olduğumuz her deneyimde kendimizi sorgulamalı, çıkarımlarımızı da diğer insanlarla paylaşmalı, hatta tartışmalıyız. İşte bu nedenle birkaç gün önce okuduğum ve beni derinden sarsan bir haberi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Belki haberi sizler de okumuşsunuzdur. Ama okumamış olanlar için haberi özetlemek istiyorum. Aslında bu yeni bir olay değilmiş. Fakat ben sosyal medyada yeni gördüm ve dehşete düştüm. 1979 yılında Marina Abramovic adındaki bir kadın performans sanatçısı Rhythm 0 adını verdiği bir gösteride, 6 saat boyunca sahnede hareketsiz durmuş. Masanın üzerine ise seyircilerin isteğine göre kullanılmak üzere çeşitli malzemeler konmuş. Yani çiçek ve kekten zincir ve bıçağa kadar her türlü eşya varmış masanın üzerinde. Aslında sanatçının amacı kendini yaşayan bir sanat eseri olarak göstermekmiş. Ama gösteri istemeden toplumsal deneye dönüşmüş.

Gösterinin başında insanlar nazik ve iyi niyetliymiş. Kimisi kadına gül vermiş, kimi saçını okşamış, kimi de ona kek yedirmiş. Ama zaman geçtikçe seyircilerin tavrı da değişmeye başlamış. Biri kadına tokat attıktan sonra kadın tepki vermeyince daha sert vurmaya başlamış. Sonunda taciz ve bıçaklama da dahil olmak üzere kadına fiziksel zarar vermeye başlamışlar. Hatta tecavüz etmeye kalkanlar olmuş. Kadının sonunda ağlamaya başlaması bile bu vahşi kalabalığı durdurmamış. Sonunda birkaç kişi duruma müdahale edip onları durdurmuş. Seyircilerden bir kadın bu sanatçının gözyaşlarını silip kanayan yaralarını kapatmış ve kıyafetlerini geri giydirmiş. 6 saat sonunda kadın hareket etmeye başlayınca bu vahşi kalabalık oradan kaçışmış.

Bu haber beni dehşete düşürdü. Bu Milgram deneyinden bile kötüydü (internette Milgram deneyi diye ararsanız bununla ilgili sayısız kaynağa ulaşabilirsiniz). Bunu okuduğumda kendi kendime sürekli olarak "Neden?" diye sordum. Bir insan neden kendine hiç zarar vermemiş ve asla vermeyecek olan bir insanı bilerek, isteyerek incitir? Bunun altında yatan dürtü nedir? Konuştuğum birkaç kişi bana "ezilmişlik" diye cevap verdi. Hayatı boyunca ezilmiş insanlar hıncını, kendine asla zarar vermeyeceğinden emin olduğu birinden çıkarıyormuş. Benim de aklıma başka sebep gelmiyor. Bu cevap yeterince tatmin edici görünüyor. Ama çok üzücü, çok acı tabii. Yani demek ki, polis, devlet, hukuk, vb. gibi şu an yaşadığımız toplum düzenindeki baskılayıcı unsurlar olmasa durumumuz Hollywood filmlerini aratmayacak vahşet düzeyinde olacak.

Bu durumda ikinci soruyu sormak durumundayım: İnsanın doğası temelde kötü mü? Buna bilimsel olarak kesin bir cevap vermek zor elbet. Ama sadece bu örneğe baktığımızda "Hayır" cevabı vermek pek mümkün görünmüyor. Bu durumda insanları kötülük yapmaktan alıkoymak sadece ceza sistemi ile mi mümkün?

Evet, hukuk ve ceza sistemi bu insanları kötülük yapmaktan alıkoyuyor. Ama ya bu sistemin yetersiz kaldığı durumlarda ne olacak? O zaman savunmasız insanlar bu vahşilerin insafına mı kalacak? Evet, öyle görünüyor. Ama ben eğitime gerçekten inanıyorum. Küçük yaştan itibaren huzurlu ve sevgi dolu ortamlarda yaşayan insanların şiddet duygusunun törpüleneceğine inanıyorum. Bunu toplumsal olarak nasıl yaparız, bilemiyorum. Ama bireysel olarak önce kendimizi tanımamız gerektiğini düşünüyorum. İçimizdeki karanlığı tanımadan yok edemeyeceğimize inanıyorum. Bunu yok etmeden de ne iyi anne, baba, ne iyi öğretmen, ne de sağlıklı bir birey olmamız mümkün görünüyor. Bunu nasıl yaparız? İşte onu bilemem. Buna verilecek kesin bir formülüm yok.

Belki öncekiler kadar önemli ve sorulması gereken son bir soru grubum daha var: Neden buradaki daha vicdanlı insanlar kadın yaralanıncaya ve ağlayıncaya kadar beklemiş? Tepki göstermekten mi korkmuşlar? Kalabalık kendilerine de zarar verir endişesiyle mi beklemişler? Böyle olduğunu varsayıyorum. Peki, korkularını aşmalarına sebep olan nedir? Kadının ağlaması mı, kalabalığın daha da vahşileşip kabul edilemez davranışlarda bulunması mı? Peki, kabul edilemez davranışlar nelerdir? Hangisi kabul edilebilir? Daha en başta atılan tokat kabul edilebilir mi mesela?

İşte burada sorun daha da karmaşıklaşıyor. Ne zaman, neye tepki gösteriyoruz? Ne zaman tepki göstermeliyiz? Hangi tepkimizden ya da tepkisizliğimizden sorumluyuz? Çevremizde her gün olan biten toplumsal ve/veya bireysel olaylardan hangisine/hangilerine tepkisiziz? Tepkisizliğimizde haklı mıyız? Korkmakta haklı mıyız? Korkumuz nedeniyle kimler, ne şekilde zarar görüyor olabilir? İşte bu noktada tıkanıyorum.

Sizlere ve kendime sorular sordum. Cevapları ben de bilmiyorum. Ama üzerinde düşünmek gerektiğine inanıyorum...

12 Kasım 2017 Pazar

Kendime Ait Odamdaki Düşüncelerim (Virginia Woolf'un anısına saygıyla...)

Virginia Woolf'un kadın ve yazma (özellikle kurmaca ve edebiyat konusunda) üzerine yaptığı konuşmalar esas alınarak "Kendine Ait Bir Oda" adlı kitap oluşturulmuş. Woolf'un bu kitabı şu görüş üzerine kurulmuş: "Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır."

Woolf erkeklerin sık sık kadınlara yönelttiği "Madem bizler kadar iyiydiniz, o zaman neden sizlerden Shakespeare gibi bir dahi çıkmadı?" sorusuna kitabın birkaç yerinde Shakespeare'in kendisi gibi yetenekli bir kız kardeşi olduğunu kurgulayıp onun hayali yaşam öyküsünü sunarak cevap veriyor. Bu kurguya göre Shakespeare'in kız kardeşi, ailesine karşı çıkarak, hatta sonunda evden kaçarak tıpkı ağabeyi gibi tiyatrolarda iş bulmaya çalışıyor. Ama alay ediliyor, hor görülüyor ve aşağılanıyor. Yeteneğini hiçbir şekilde gösteremeyince de sonunda intihar ediyor...

Woolf kadınların ezilmişliğini ve engellenmişliğini çeşitli örnekler vererek anlatıyor. "On altıncı yüzyılda büyük bir yetenekle doğan her kadın mutlaka delirirdi, kendini vururdu, ya da köyün dışındaki ıssız bir kulübede geçirirdi hayatının son günlerini, yarı cadı yarı büyücü sanılır, korkulur ve alay edilirdi." diyor. Ama yine de erkeklerden nefret etmenin ya da yaltaklanmanın anlamsızlığını vurguluyor. "Bana verecek bir şeyi yok onların." diye açıklıyor bu görüşünü.

Bugün, Virginia Woolf'un yaşadığı dönemden yaklaşık yüzyıl sonra, onun yaşadığı coğrafyadan oldukça uzakta, daha Doğu'daki bir ülkede, kendi maaşı (parası) olan ben, bir akademisyen olarak kendime ait bir odada, Woolf'u, kendimi ve diğer kadınları düşünüyorum. Düşünüyorum ve bu satırları yazıyorum. Virginia Woolf'un yaşadığı dönemde kızların üniversitede okuyamadığını düşünüyorum. Böyle bir toplumdan Virginia Woolf'un çıktığını düşünüyorum. Onun yaşadığı dönemden yaklaşık yüzyıl sonra, bir Batı ülkesi olmayan Türkiye'de, aşağılanmadan, hor görülmeden, bir öğretim üyesi olarak çalıştığımı düşünüyorum. Kendi ülkemde töre cinayetlerine kurban giden kadınları düşünüyorum. Çocuk yaşta gelin olan kızları düşünüyorum. Ben bu saydığım kadınların hepsinden daha şanslıydım diye düşünüyorum. Sonra da şunu düşünüyorum: Belki de cinayete kurban giden bu kadınlardan birilerine benim elime geçen şans verilseydi benden çok daha iyi şeyler yaparlardı. Belki de Shakespeare'in ruh ikizi olan büyük bir deha, kıskanç bir koca tarafından öldürüldü ve hiçbirimiz onu tanımadık bile diye düşünüyorum. Kendime ait odamda bunları düşünüyorum ve isyan ediyorum...

İsyan ediyorum, çünkü modayı düşünüyorum, erkeklere güzel görünüp bir koca bularak hayatını kurtarmak isteyen kadınlar için sunulan kozmetik ürünleri düşünüyorum, yaşlandıkça güzelliğini kaybeden kadınların girdiği depresyonu gidermek için yaptırdıkları estetik ameliyatları, botoksları ve tüm erkek kapaklama odaklı faaliyetleri düşünüyorum. Sonra aklıma yine Shakespeare'in ruh ikizi olan ve öldürülen hayali kızı düşünüyorum. Düşündükçe isyan ediyorum...

Sonra isyanım bitiyor. Ben ne yapabilirim diye düşünüyorum. En azından Virginia Woolf'un bizlere öğütlerini diğer insanlarla paylaşabilirim diye düşünüyorum. Onun "Size kesinlikle kurmacayla sınırlı kalın demiyorum. Beni hoşnut etmek isterseniz - ve benim gibi binlerce kişi var - gezi ve serüven kitapları, araştırma ve ilim kitapları, tarih ve biyografi, eleştiri ve felsefe ve bilim kitapları yazarsınız." öğüdünü dinliyorum ve bu yazıyı yazıyorum.

"Önemli olan yazmak istediğinizi yazmanızdır; çağlar boyunca mı birkaç saatliğine mi önemi olacağını kimse bilemez. Ama elinde gümüş bir kupa tutan bir okul müdürüne ya da kolunun altında ölçü çubuğuyla bir profesöre saygıdan dolayı hayalinizin başından bir tel saç, renginden bir ton feda etmek, en iğrenç ihanettir. Bununla kıyaslandığında, servetin ve iffetin feda edilmesi - ki bir zamanlar insanın başına gelebilecek en büyük felaket denirdi buna - pire ısırığı kadar kalır." dediği satırları özellikle paylaşmak istiyorum. Şimdilik en azından bunu yapabiliyorum...

Alıntılar, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından İlknur Özdemir'in çevirisi olan Virginia Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda" adlı kitabından yapılmıştır.

Kime aşık olup kime olmayacağımızı belirleyen medya

Bugün birkaç farklı gazetenin başlığı dikkatimi çekti: "Gizli aşk skandalı! Hakim, kocasından boşadığı kadına aşık oldu" Sonra yazının içeriğini okudum. Habere göre, Kayseri'de bir hakim, bir boşanma davasında kocaya 6 ay uzaklaştırma vermiş, sonra da kadınla aşk yaşamaya başlamış. Eşi bir gün hakimi ve karısını (haberden henüz boşanmanın gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamıyoruz, ama başlığa göre gerçekleşmiş gibi) parkta yakalayınca ikisini de bıçaklamış ve tutuklanmış, hakim de açığa alınmış. Haberi birkaç kaynaktan okudum. Haber aynı başlıkta ve farklı cümlelerle olsa bile aynı içerikte sunulmuş.

Haberin bu şekilde, bu başlıkla sunulması beni çok rahatsız etti. Nedenlerini sıralıyorum:

  • Gazeteler, hakimin kocasından boşadığı kadınla aşk yaşamasını, bir erkeğin boşandığı kadını ve onun sevgilisini bıçaklamasından daha büyük bir skandal olarak değerlendirmiş.
  • Hakimin bu kadınla aşk yaşaması toplumda etik olmayan bir durum olarak değerlendirilse bile (ben de öyle değerlendiriyorum) bir gazeteci bu durumu tarafsız bir şekilde sunmalı. Şöyle bir başlık bence daha isabetli olurdu: "Boşandığı karısıyla onları boşayan hakimi birlikte yakalayınca ikisini de bıçakladı!" En azından durumu yargısız ve tarafsız bir biçimde ortaya koymuş olurdu.
  • Bu haberin sunuluş şekli ve haber başlığı, toplumdaki en büyük sorunların belki de başında olan kadın cinayetlerinin sıradanlaştığının ve bir gazete haberinin bunu, kimin kiminle aşk yaşama hakkı olduğunu belirleme hakkını kendinde gördüğünün açık kanıtıdır.

Elbette bazı meslekleri icra eden insanlar, sorumlulukları gereği, yaşadıkları ilişkilere dikkat etmelidirler. Elbette, bir öğretmen not verme ve kaderini tayin etme hakkını elinde tuttuğu öğrencisiyle aşk yaşamamalıdır. Elbette bir hakim, boşanma kararı verdikten sonra boşadığı kadınla aşk yaşamamalıdır. Çünkü bu tür ilişkiler suistimale açıktır. Elbette bu insanlar yaşadıkları sorumsuz ilişkilerin bedelini ödemelidir. Ama bu haberin sunuluş şekli de gazetecinin sorumluluğundadır.

Bana göre bir gazeteci kendinde, kimin kiminle aşk yaşama hakkı olduğu kararını verme hakkını görmeden önce sorumluluklarını gözden geçirmelidir. Bu sorumlulukların başında da toplumun yarası olan "kadın cinayetleri" gibi hassas konularla ilgili haberlerin sunuluş şekli olmalıdır.

9 Haziran 2017 Cuma

İstismarın en spiritüel hali...

Kendisinden yol göstericilik, hocalık isteyen müminleri istismar eden Kuran hocalarını sıkça duyar, okuruz. Son yıllarda özellikle büyük şehirlerde, okumuş, belirli sosyo-ekonomik düzeye gelmiş insanların meditasyon ve yoga merkezlerinde uğradığı istismarları da sıkça duymaya başladık. Kuran kurslarına giden yoksul ve genelde eğitim düzeyi düşük insanların aksine, bu yoga ve meditasyon merkezlerine giden insanların büyük çoğunluğu üniversite, hatta lisans üstü eğitim almış, iyi bir işi ve kariyeri olan insanlar. Ama yaşadıkları hayat onların duygusal boşluklarını doldurmuyor olmalı ki, buralara büyük miktarlarda (tam miktarını bilmemekle birlikte birkaç bin dolardan söz edildiğini duydum) paralar ödüyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi bir de istismara uğrayanlar oluyor.

Ezici çoğunluğu kadın olan bu insanlarla ilgili gözlemlerimi ve çıkarımlarımı burada paylaşmak istiyorum. Çıkan haberlerden ve istismara uğradığını iddia eden kadınların anlattıklarından anladığım kadarıyla, bu kadınların çoğu maddi dünyadan sıkılmış, kendini duygusal anlamda doyumsuz hisseden insanlar. Bu kadınlar hayatını anlamlandırmak, daha manevi değerler yaşamak istiyorlar. Aslında temelde bana göre, Kuran kursuna gidenlerden çok farklı bir psikolojide değiller. Ama modern hayatın onlara sunduğu, Batının popüler öğretilerine kendilerini daha yatkın hissettikleri için orada moda teknikler olan yoga ve meditasyona yöneliyorlar.

Yorumlarıma geçmeden önce yoga ve meditasyonu küçümsemediğimi belirtmek isterim. Ben de yıllardır meditasyon yapıyorum ve çok faydasını gördüm. Zaten bence sorun bu teknik, uygulama ya da öğretilerde değil, onları uygulayan ve öğreten insanlarda. Amacı kadınları istismar etmek olan bir hoca, öğrencinin zaafını görünce o öğrenciyle yaşamak istediği cinsel deneyimler için bunları kullanmak isteyebiliyor. Aslında temelde incelediğinizde tipik erkek davranışı gibi düşünebilirsiniz. Karşısındaki kadını beğenen ve onunla cinsel birliktelik yaşamak isteyen bir erkek onun ilgi alanlarından bahsederek onun ilgisini çekmeye çalışacaktır. Bunda yanlış bir durum yok elbette. Sonuçta iki yetişkin insan istedikleri gibi bir birliktelik yaşayabilir. 

Bir ilişkinin doğasına göre tarafların tavır ve tutumları değişebilir. İstismar edildiğini söyleyen bu kadınlar gibi başka kadınlar da başka erkekler tarafından kandırılabilir, ihanete uğrayabilir, hatta sonunda tamamen düş kırıklığıyla ilişkiyi sona erdirebilirler. Bunlar ikili ilişkilerde rastlayabileceğimiz durumlardır. Ama burada sorun şu ki, bu kadınlar ilişkiyi bitirdikten sonra, yaşamak istemedikleri deneyimleri yaşadıklarını, o hocaya güvendiklerini, bağlı olduklarını ve "hayır" diyemediklerini, ama aslında gönülsüzce bu deneyimleri yaşadıklarını iddia ediyorlar. Hatta bazıları daha da ileri gidip kariyerini ve yolunda giden evliliğini bitirebiliyor. Kendi arkadaş çevresinden kopup tamamen o ruhani grubun arasına katılanlar da var. Bütün bunları yaptıktan sonra bir gün ne oluyorsa uyanıyorlar ve istismara uğradıklarını söylüyorlar. Bir ilişki sırasında kimse ilişkide olduğu insan öyle istiyor diye memnun olduğu işini bırakmaz, tüm arkadaş çevresinden ayrılmaz, hayatından ve kendinden böylesine vazgeçmez. Peki, bu insanlar efsunlanmış gibi bu hocalara bu kadar bağlanıp, hatta deyim yerindeyse bağımlı hale gelip bütün hayatından nasıl vazgeçebiliyorlar? Bunun altında yatan sebep nedir? Bu tür bir bağımlılık nasıl oluyor? Neden eğitim düzeyi yüksek olan bu kadınlar bu tür bir bağımlılığa saplanıyorlar? 

Bu sorular üzerinde uzunca bir süre düşündüm. Sorun eğitim değil demek ki. Asıl sorun duygusal faktörler. Gözlemlerime dayanarak ulaştığım sonuçları aşağıdaki gibi özetlemek istiyorum:
  • İnanç boşluğu: Belirli bir yaşam standardına ulaşmış olsa da modern insanın büyük bir inanç boşluğu var. Bazı insanlarda bu boşluk o kadar büyük, bunu doldurma ihtiyacı o kadar yoğun ki bir tarikat liderinin yönlendirmesi ve/veya ruhani/dini bir gruba dahil olmadan bu boşluk doldurulamıyor.
  • Cinsel bastırılmışlık: Toplumumuzda özellikle kadınlar üzerindeki cinsel baskılar kadınların cinsel istek ve arzularını kendilerine bile itiraf edememesine neden oluyor. Sosyo-ekonomik düzeyi yüksek olan kadınlarda bile bu durum gözlenebiliyor. Hocasını çekici bulan, onunla sevişmek isteyen bir kadın bunu kendine itiraf edemediği için bunu kutsallaştırma ihtiyacı duyuyor. Hoca Tanrının bir sureti, kutsal bir kişilik olunca onunla sevişmekte sakınca görmüyor. Aksi halde (özellikle de kadın evliyse) bunu ahlaksız bir durum gibi görüyor. Bu kadınlardaki bu sorunu farkeden kötü niyetli erkek hocalar da bu durumdan faydalanıyor (hocaları aklamaya çalıştığım düşünülmesin lütfen).
  • Öz-güven ve sevgi eksikliği: Bunun temelleri çocukluk dönemine uzanıyor olabilir. Hatta baba sevgisinin eksikliğinden bunların olduğundan şüpheleniyorum. Haddimi aşmamak amacıyla bu konuyu daha fazla uzatmayıp uzmanlarına bırakıyorum. Ama en azından şunu söyleyebilirim: Kendine yeterince güvenmeyen ve hayatında sevgiyi doyasıya yaşayamamış kadınların bu bağımlılığa daha fazla eğilimi oluyor.

Özellikle babalar, lütfen, kızlarınıza sevildiğini, değerli olduklarını hissettirin. Aşkı kutsallaştıran, içinde "kendini feda etme" ya da "teslimiyet" gibi saçma sapan laflar içeren söylemlere kapılmalarını engellemek için onlara kötü davranan adamlarla vakit kaybetmemelerini öğütleyin. Aşkta ve evlilikte kadının fedakarlığını öven saçmalıklara önce siz inanmayın ki onlar da inanmasınlar. Bu saçmalıklara inanmayan bir kadın belki yine kendini haketmeyen bir erkekle cinsel deneyim yaşayacak. Bundan da korkmayın. Yaşasın, gerçeği görsün ve mutlu olmadığı ilişkiyi bitirmeyi öğrensin. Yeter ki, kimsenin istismarına uğramasın.

Bu yazıyı bu hocaları aklamak ve öğrencilerin zaaflarını ortaya dökmek için yazmıyorum. Bu hocaların yaptıkları kesinlikle kabul edilemez. Bu hocaları Kuran kursunda müminleri ve çocukları istismar eden tarikat şeyhlerinden farklı görmüyorum. Ama bu bağımlılığın nedenlerini irdelemek öğrencisini istismar eden hocaları yermekten daha önemli ve etkili olacaktır diye düşünüyorum. Ayrıca tüm hocaları karaladığım da düşünülmesin. Bu öğretileri çok iyi bilen ve öğrencilerine bildiklerini aktarmaya kendini adamış hocalar da elbette var. Onlara buradan sevgi ve saygılarımı iletiyorum. Naçizane görüşlerimi aktardım. Bir kusurumuz olduysa affola!

1 Haziran 2017 Perşembe

Can sıkıntısına ilaç niteliğinde internet ve akıllı telefon kullanımı

İnternet, sosyal medya ve akıllı telefon kullanımı ve bunların yaptığı bağımlılık üzerine çok yazı okuyoruz, çok paylaşım görüyoruz. Evet, bunların olumsuz etkilerini yok saymak yanlış olur. Bunların doğru ve etkili kullanımıyla ilgili birçok yazı bulmak mümkün. Bu yüzden bunlara burada hiç değinmeyeceğim. Ben burada "can sıkıntısı" olarak adlandırdığımız o eziyet dolu anlardan kurtulmaya yönelik olarak kullanılan internet ve akıllı telefonların hayatımıza renk ve neşe getirdiği gerçeğine değinmek istiyorum.

Hayatta gerçekten "can sıkıntısı" olarak adlandırılan anları herhalde herkes yaşamıştır. Ama benim burada can sıkıntısından kastım, yalnız kaldığında yapacak bir şey bulamayan, kendi ilgi alanlarını belirleyememiş insanın oyalanma arayışı değil. Bizi sıkan ve üzen durum ve düşünceleri de kastetmiyorum. Bu tür sıkıntıları internet ve akıllı telefonla da çözemeyiz zaten, sadece erteleriz. Ben can sıkıntısını, aslında hiç istemediğimiz, ama bir şekilde reddedemediğimiz ve bulunmak zorunda kaldığımız ortamlarda yaşanan kapana kısılma hali olarak adlandırıyorum. Bu tür ortamlara mümkün olduğunca girmemek başlıca tercihimiz olmalı bana göre. Ama diyelim ki reddedemeyeceğimiz bir davet ya da toplantıya gitmek durumundayız. Burasının kendi fikirlerinizi paylaşabileceğiniz bir ortam olmadığını varsayın. Bence burada yapılabilecek en iyi şey telefonu kurcalamak olabilir.

Sizi bilmem ama ben çocukların doğum günü partilerinde bazı velilerden çok sıkılıyorum. Çocuğum büyüdüğü için bu partilere katılmak zorunda olmamak benim için büyük şans. Bu tür partilerde çocuklarının "üstün zekası"nı öve öve bitiremeyen birkaç veliye mutlaka rastlarsınız. Bunlar adeta birbirleriyle yarışırlar. Başka konuşacak konuları da pek olmaz bu velilerin. Başkalarının da başka konu hakkında konuşmasına pek izin vermezler. Bu tür muhabbetlere girmek bana göre tamamen vakit kaybı. Bu durumda telefonu elimize alıp internette bulduğumuz bir yazıyı okumak ve paylaşmak çok daha anlamlı olmaz mı?

Yıllar önce gitmek zorunda olduğum bir yemekte biri sürekli askerlik anılarından bahsediyordu. Abartmıyorum, tüm yemek boyunca onun askerlik anılarını dinledik. Öyle Cem Yılmaz gibi komik anılarını da anlatmıyordu. Ne kadar kahraman olduğunu dinliyorduk.Üstelik Güneydoğu'da askerlik yapmış biri de değildi. Gerçek anlamda "can sıkıntısı" yaşadığım birkaç durumdan biridir bu. Ondan başka kimse konuşmuyordu. O dönemde akıllı telefonlar da yoktu. "Bir insan can sıkıntısından ölebilir mi?" diye ciddi ciddi düşündüğüm andır o.

Bu kadar can sıkıcı ortamlarda bulunmamak elbette en iyisi. O tür ortamlarda bulunmak zorunda kalmamak, hayatımızı buna göre şekillendirmek başka bir yazının konusu olabilir. Ama bu değişikliği henüz yapamıyorsak belki de akıllı telefonları bu kadar kötülememeliyiz.

Burada önemli bir nokta daha var: Belki çocukları ve gençleri internet, tablet ve akıllı telefonlara böylesine bağımlı olan etkenleri bulmaya çalışmak, onları bunlardan uzaklaştırmak için yaptığımız çabalardan önce gelmeli. Belki de biz çok can sıkıcı olduğumuz için çocuklar ve gençler bizim sıkıcı muhabbetlerimizi dinlemektense tabletiyle ya da telefonuyla oynamayı tercih ediyordur. Böyle bir olasılık olamaz mı? Bence üzerinde düşünülmesi gereken bir konu bu.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Pembeyi hiç sevmem, pembe metrobüse de binmem.

Zevkler ve renkler tartışılmaz derler ya... Bence tam da tartışılması gereken konular bu ikisi. Neden pembe mesela? Ben pembe rengi hiç sevmem. Neden kız çocuğu olduğumuz zamandan beri biz kızlara/kadınlara layık görülen renk pembe? Ben mavi severim, hem de mavinin her tonunu. Bir erkek de pembe sevemez mi mesela? Bence bunu tartışalım. Pembe metrobüs hem zihniyet, hem de renk olarak bana iğrenç geliyor. Pembe metrobüse tacizci ve tecavüzcü erkekleri tıksak mesela? O pembe metrobüslere tacizciler dışında kimse binmese mesela? Bunu tartışalım mı?

Pembe metrobüs fikri nereden çıktı? Tartışmaya belki de buradan başlayabiliriz. Kadınlara yönelik taciz için alınan bir önlem olarak gösteriliyor. Gerçekten öyle mi acaba? Ben pembe metrobüse binmezsem "aranan" ya da "yollu" olarak tabir edilen bir kadın olarak tacizi hak etmiş mi olacağım? Muhtemelen bunu söyleyen sperm zaiyatları çıkacaktır. Peki, diyelim ki biz kadınlar pembe metrobüse bindik ve bu metrobüse bir de lezbiyen yolcu bindi. Diyelim ki bu lezbiyen hanımefendinin niyeti kötü ve birilerini taciz etmeye başladı. Diğer heteroseksüel ve namuslu ev kadınlarını bu lezbiyenlerden korumak için devletin düşündüğü bir önlem var mı? Bu durumda devletimiz heteroseksüel hanımlar için çingene pembesi başka bir metrobüs daha mı üretecek? Lezbiyen kadınlar için koyu pembe, heteroseksüel kadınlar için açık pembe metrobüs falan mı üretecek? Peki ya gay ve heteroseksüel erkekler için devletimizin bir önerisi var mı? Yok mu? Yoksa bu sadece kadınlarla erkekleri aynı metrobüse bindirmemek için alınmış bir önlem mi? Taciz bahane, ayrımcılık şahane mi acaba?

Bir de şöyle bir gerçek var: Ben metrobüs, otobüs, dolmuş vb. toplu taşıma araçlarına bindiğimde erkeklerden çok kadınlar tarafından rahatsız ediliyorum. Bir erkek, gerçekten niyeti cinsel taciz değilse, yanında bir kadın olduğu zaman davranışlarına dikkat ediyor. Ama kadınlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Beni rahatsız eden birkaç olayı paylaşmak istiyorum: 
  1. Ben konuşmaya isteksiz göründüğüm halde yol boyunca beni konuşmaya zorlayan, ben konuşmasam bile hiç susmadan konuşan kişiler hep kadındı. Eğer Ramazan ayındaysak ya da söz konusu tacizci pek yıkanma alışkanlığı olmayan bir hatunsa bu durum çok daha rahatsız edici bir hal alabiliyor. Çünkü zorla sohbete zorlanmanın yanı sıra bir de ağız ve ter kokusu çekmek zorunda kalıyorum.
  2. Yanındaki çocuğa "Otur ablanın kucağına" diyerek beni rahatsız edenler de hep kadındı. Hiçbir erkeğin böyle bir şey yaptığına şahit olmadım.
  3. Bacaklarını açarak yayılanlar da çoğunlukla kadınlar arasından çıkıyor. Bir erkek böyle bir şey yaptığında sert bir ses tonuyla "Biraz öteye gider misiniz?" diye uyarmanız yetiyor. Hiçbir erkek o kadar insanın arasında tacizci durumuna düşmek istemeyeceği için hemen kendine çeki düzen verir. Ama bir kadın için bunu söylemek zor. Bir keresinde bu şekilde yayılarak oturan bir kadına rahatsızlığımı belli etmiştim ve şu cevabı almıştım: "Nasıl olsa ikimiz de kadınız." ??? Ne demek bu ya? Bir kadın beni taciz ettiğinde bu daha mı az rahatsız edici oluyor yani?

Bu arada kimsenin cinsel yönelimiyle bir sorunum olmadığını belirtmek isterim. Ama tacizcilerle olduğu kadar cinsiyetçi ve ikiyüzlü insanlarla da ciddi sorunlarım var. Korunmaya muhtaç, zavallı kadınları tacizci erkeklerden korumak ikiyüzlülüğü altında yapılan ayrımcılıkla sorunlarım var. Ben heteroseksüel, gay, lezbiyen, biseksüel, kadın, erkek her insanla aynı metrobüse binebilirim. Yeter ki, medeni insanlar gibi yolculuk yapabilelim. Devlet kadınların sıkışık bir şekilde gitmesini bu kadar sorun ediyorsa kadın ve erkek metrobüslerini ayırmak yerine balık istifi gibi değil de, insanca yolculuk yapabileceğimiz bir çözüm üretebilir. Çünkü ben sadece erkeklerin arasında değil, kadınların arasında da istif edilmek istemiyorum.

Görüldüğü üzere, pembe metrobüs de çözüm değil. Hatta iğrenç bir şey! Devletin "medeni insanlar metrobüsü" diye bir çözüm üretmesini bekliyorum. Yanındaki insanları rahatsız eden insanların (kadın ya da erkek) poposuna tekmeyi rahatça atabileceğimiz, insanların balık istifi gibi tıkılmadığı bir metrobüs yolculuğu yaptırsın bize devlet. Yok eğer bunu yapamıyorsa metrobüs sayısını arttırsın ki, kadın ya da erkek birbirimize yapışmadan, insan gibi yolculuk edelim.

28 Mart 2017 Salı

Çocuğunuz olmamış, oldurun, öyle getirin...

Sınıfın genel başarısını yakalayamamış, dolayısıyla öğretmenin de başarısını düşüren öğrencinin velisinin veli görüşmelerinde işittiği lafların özeti niteliğinde bir başlık koymak istedim yazıya. Eğitim sistemi akademik başarı odaklı, öğretmen de bu sistemde ayakta kalmaya çalışan ve okulun (özellikle özel okulların) genel başarısını yüksek tutmakla görevli bir memur olarak görüldüğü sürece daha çok veli bu tür laflar duyacak gibi görünüyor.

Velilerin işittiği bu laflar, veli ve sonuçta öğrenci üzerinde ciddi baskılar oluşturuyor. "Çocuğunuz ... yapmada sınıfın gerisinde" cümlesiyle başlayan ve "Biz bazı ödevleri velilere veriyoruz" ile devam eden bu tür konuşmaların satır aralarını okuyunca çok hoş anlamlar çıkmıyor. Benim bir veli olarak bu konuşmalardan çıkardığım anlamlardan bazıları şunlar:

  • Benim için önemli olan akademik başarı. Çocuğunuzun diğer alanlardaki gelişimiyle fazla ilgili değilim. 
  • Ben bir eğitimci değil, okulun başarısını yüksek tutmakla sorumlu bir memurum. Çocuğunuz benim bir memur olarak performansımın düşük görünmesine neden oluyor.
  • Ne yapın edin, çocuğunuzun başarısını yükseltin ve sınıfımın, dolayısıyla benim başarımı yükseltin.
  • Velileri kendi asistanım, yedek öğretmen, evdeki ödev bekçileri, vb. olarak görüyorum. Çocuğunuzun öğretmeni olarak kendimde bu hakkı görüyorum.
  • Gerekirse size de ödev verebilirim. Çocuğunuzun öğretmeni olarak, size de eğitim verme hakkını kendimde görüyorum.
  • Ben sizin çocuğunuzla verimli vakit geçirmenizin yolunu sizden daha iyi biliyorum. Bu yüzden dediklerimi harfiyen uygulayın, size ve çocuğunuza verdiğim ödevleri eksiksiz yapın.

Satır aralarında bir veli olarak okunan anlamlar pek de iç açıcı değil tabii. Ama bunlardan farklı bir anlam da çıkmıyor maalesef.

Şimdi bir eğitimci olarak bu cümlelerin analizini yapalım: Öncelikle eğitim-öğretim çocukların (özellikle de küçük yaş döneminde) bireysel farklılıklarını göz önünde bulundurmalıdır. Her çocuğun gelişimsel düzeyi farklıdır. İlkokul 1. sınıfta matematikte sınıfın gerisinde olan bir çocuk ortaokula geldiğinde bütün sınıfın en iyisi olabilir ya da tersi durum söz konusu olabilir. Her yaş düzeyindeki çocuğun kazanması gereken bilgi, beceri ve değerler bilimsel ölçütler göz önünde bulundurularak belirlenmiş durumdadır. Dolayısıyla bir çocuk, sınıfın geneline göre geride ya da ileride olmasıyla değil, içinde bulunduğu yaş döneminin gelişimsel özelliklerine sahip olup olmamasıyla değerlendirilmelidir. Eğer yaş düzeyine göre de geride kalmışsa öncelikli sorumluluk öğretmene aittir. Veliden yardım istediği durumlarda ise "çocuğunuz sınıfın gerisinde" yerine "çocuğunuzun şu şu aktiviteleri yapmasını öneriyorum" demesi daha uygundur.

İkinci olarak, özellikle küçük yaş düzeyinde akademik başarı öncelikli kaygımız olmamalı. Çocuklara empati, paylaşım, insan, hayvan ve doğa sevgisi, vb. değerler kazandırmak, kısacası insan yetiştirmek başlıca amacımız olmalı. Ama ne yazık ki, benim gördüğüm kadarıyla bunlar okulların öncelikli hedefleri arasında değil. Öncelikli hedef maalesef akademik başarı.

Son olarak, veliden yardım istemek ve veliye ödev vermek arasındaki ince çizgiyi geçmemek gerekiyor. Bir öğretmen veliye öneride bulunabilir, yardım isteyebilir. Ama veliye ödev vermek, onun çocuğuyla verimli vakit geçirmesi için planlar yapmak haddine düşmez. Belki de evdeki veli bu konuda öğretmenden daha eğitimli ve donanımlıdır. Bırakalım bir aile olarak nasıl zaman geçireceklerine onlar karar versin. Ayrıca veliye verilen ödev velinin öğrenciyle verimli vakit geçirmesine değil, aile içi çatışma ve huzursuzluklara neden oluyor. Bunu sadece bir eğitimci olarak söylemiyorum. Deneyimle sabit.

Öğretmenlik çok kutsal bir meslek ve özellikle ülkemizde bu işi yapmak çok zor. Bu işin içinde biri olarak öğretmenlerin içinde bulunduğu zorlukların ve çıkmazların fazlasıyla farkındayım. Ama içinde bulunduğumuz zorluklar bize kolaya kaçıp öğrenciye ve veliye gereksiz yük verme hakkını vermiyor, veliye tepeden bakıp ona çocuğuyla nasıl vakit geçireceğini öğretme hakkını hiç vermiyor.

9 Mart 2017 Perşembe

8 Mart kıymetlimiss kadınlarımıss...

Yüzüklerin Efendisi adlı filmleri izleyenler Smeagol adlı Hobbit'i bilirler. Smeagol yüzükle çok uzun süre haşır neşir olduğu için tuhaf bir şekilde konuşan, Gollum olarak adlandırılan çirkin bir yaratığa dönüşmüştü ve yüzüğü adlandırma biçimi de "kıymetlimiss" (our preciouss) şeklindeydi. Ben bu 8 Mart mesajlarından bazılarını Gollum'un bu ifadesine benzetiyorum: "Analarımız, bacılarımız, çiçeklerimiz, kıymetlimiss..."

Peki nedir aslında bu 8 Mart, nereden çıkmış? 8 Mart 1857 tarihinde New York'ta bir tekstil fabrikasında 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları için greve başlamış. Bunun üzerinde polis işçilere saldırmış ve işçileri fabrikaya kilitlemiş. Fabrikada yangın çıkınca 129 kadın işçi burada hayatını kaybetmiş.

Peki, sosyal medyadaki paylaşımlar nasıl? Gerçekten faydalı, farkındalık yaratan birkaç yazı dışında çoğu "kıymetlimiss" tadında, sözde kibar, özde kaba, samimiyetsiz ve aslında fazlasıyla cinsiyetçi olan paylaşımlar okudum. Bunlardan ikisini aynen aktarıyorum:

"Her kadın bir çiçektir. Bu özel günlerinde onlara bir çiçek hediye edelim..."

Kadınlar neden çiçek oluyor yahu? Ben bir çiçek değil, insanım. Bu ifadenin altındaki cinsiyetçi unsuru yakalamak çok önemli. Kadını narin, savunmasız ve bir erkeğin korumasına muhtaç gibi gören bir zihniyetin yansıması bu ifade.

Hangi kadın korunmaya muhtaç olmak ister? Ormanda ya da vahşi doğada yaşıyoruz da erkeklerimiz güçlü kasları ya da dişleriyle diğer hayvanları avlayıp bizi mi doyuruyorlar? Evimizi düşmanlara karşı mı koruyorlar? Onlar da çalışıyor, biz de. Ayrıca birçoğumuz masa başı iş yapıyoruz. Erkek insan doğada herhangi bir alet olmadan bir gün bile hayatta kalamaz. Alet derken taş ve sopadan bahsetmiyorum, takdir edersiniz ki. Tüfek, bomba gibi teknolojinin nimetlerinden bahsediyorum. Eh, onları bir kadın da pekala kullanabilir. Doğada güçlü bir insan erkeği dişisinden yine de daha avantajlı olabilir belki. Ama 21. yüzyılda, bugün yaşadığımız dünyada bir kadın erkeğin korumasına pek ihtiyaç duymuyor ve duymaması gerekecek şekilde yetiştirilmiş olması gerekir.

"Her kadın bir annedir ve her erkeğin annesine gösterdiği saygıyı diğer kadınlara da göstereceği bir yaşam dileğiyle..."

Bu nedir, nasıl bir kutlamadır? Her kadın anne olmak zorunda mıdır? Anne ol(a)mamış bir kadın erkeğin saygısını haketmiyor mu? Bu cümle, kadını anne olması özelliği dışında birey kabul etmeyen bir zihniyetin ürünüdür.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama ben sadece en dikkatimi çeken iki tanesini paylaştım. Neyse ki, şu ana kadar "Bayanlar günü kutlu olsun!" diyen birine rastlamadım. Buna hiç tahammül edemem.

Özetle, 8 Mart çay ve yemek etkinliklerinin yapıldığı "Sevgililer Günü" tadında bir eğlence günü değil, bir farkındalık günüdür. Erkeklerle aynı işi yapan kadının aynı koşullarda muamele görmesinin gerektiği farkındalığı, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olduğu farkındalığı, kadının eş ve anne olması dışında bir birey olduğunun farkındalığı, yani tıpkı erkekler gibi kadının da insan hak ve özgürlüklerinin olduğu farkındalığı...

İşte ben her yıl 8 Mart'ı bu hak ve özgürlükler kapsamında kutlarım. 8 Mart'ta kimseden çay ve yemek partisi ya da çiçek beklemem, istemem.

2 Mart 2017 Perşembe

Yenildik mi?

Kullandığımız dil çok önemli. Herkes bunu söyler. Burada dilden söz edilen şey üslup. Üslubu iyi olsun olmasın, herkes bunu söyler. Kullandığımız dilin kırıcı, dışlayıcı ya da ayrıştırıcı olmaması gerektiğini bu tür bir dili kullananlar bile söyler. Buna hepimiz katılırız. Bu görüşe benim de bir itirazım yok. Ama kullandığımız dil ile ilgili benim vurgulamak istediğim başka bir konu var.

Bir insanın kullandığı dil onun düşünce yapısını, kültürel birikimini, karakterini ve başka kişisel özelliklerini de yansıtır. Bir düşünceyi savunurken kırıcı, dışlayıcı ya da ayrıştırıcı olmamak ile karşımızdakine yaranma çabası arasında ince bir çizgi vardır. Eğer dışlayıcı olmamak adına kendi argümanlarımızla değil, karşımızdakinin argümanlarıyla (özellikle de bizimkinin tam tersiyse) konuşuyorsak bu konuşma artık kırıcı olmama çabasının çok ötesine geçmiş, ona deyim yerindeyse "hoş görünme" kaygısının dışa vurumu haline gelmiştir.

Karşımızdakine hoş görünme kaygısıyla inanmadığımız kavram ve değerleri kullanmak sonunda bizi de bu kavram ve değerlere inanmaya başlar hale getirebilir. Buna çok dikkat etmek gerekir. Örneğin, kahve içmenin hoş karşılanmadığı bir toplumda değerli bir insanın kahve içtiği iddiasıyla (doğru olsun, olmasın) dışlandığını var sayalım. Bu arada sizin kahve içip içmemenizden bağımsız olarak kahve içmenin bir özgürlük olduğuna inandığınızı, ayrıca bu dışlanan insanın yaptığı değerli işleri başka insanlara anlatmaya çalıştığınızı da var sayalım. Siz diğer insanlara "O aslında çok yanlış anlaşıldı, kahve içmez, hatta hiç sevmez. Onun düşmanları ona iftira atıyor." diyerek bu insanın yaptığı değerli işlere dikkat çekmeye çalışırsanız baştan yenilmişsiniz demektir.

İlk olarak, kahve içme özgürlüğünü savunamadığınız için yenildiniz. İkinci olarak, bu insanın yaptığı değerli işlerin kahve içmesinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunamadığınız için yenildiniz. Yukarıda tırnak içerisinde yazdığıma benzer bir cümle sarfettiğiniz an toplum sizi kahve içme özgürlüğünü savunamayacak hale getirmiş demektir. Siz bu cümleyi sarfettiğiniz an kahve içmenin bir insanın değerini düşürebileceğini kabul ettiniz demektir. Siz bu cümleyi sarfettiğiniz an değerlerinizden vazgeçtiniz demektir.

Kullandığımız dil elbette kırıcı ve dışlayıcı olmamalı. Ama bizim savunduğumuz değerler yüzünden karşımızdaki insan bizi dışlıyorsa o artık bizim kullandığımız dil ile ilgili değil, bizim değerlerimiz ile ilgilidir. Karşımızdaki insan bizi olduğumuz gibi kabul etmiyorsa belki de sorun bizim dilimizde ya da değerlerimizde değil, karşımızdaki insanın düşüncelerindedir. Bunun ayrımına varmamız çok önemli.

Kullandığımız dil her şeyden önce kendi değerlerimizi yansıtmalı. Aksi halde değerlerimizi savunamaz hale geldik demektir, yenildik demektir.

Şimdi kendimize soralım: Yenildik mi?

27 Şubat 2017 Pazartesi

Evrene gönderdiğiniz mesaj iletilemedi, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz...

Son yıllarda, giderek artan bir sıklıkta "evrene mesaj gönder, istediğin olsun" tarzı yazılar ve paylaşımlar karşıma çıkmaya başladı. Bunların içinde en tuhaf ve anlamsız bulduğum ise "olumlama" ile ilgili olanlar. Bu kelime başlı başına tuhaflık abidesi değilmiş gibi bir de "kuantum" kelimesi ile yan yana getirilerek "kuantum olumlama" gibi çok daha tuhaf bir şey ortaya çıkmış. Anladığım kadarıyla bundan da iyi bir pazar oluşmuş.

Bilimsel olma iddiası taşıyan ve bilimsel bazı bulgulara gönderme yapan, ama temelde hiçbir bilimsel dayanağı olmayan görüşler ve düşünce akımları yeni bir uygulama değil. Bunlar "sözde-bilim" ya da "sahte-bilim" olarak adlandırılmaktadır. Astroloji de bu sözde-bilim akımlarından biridir. Bunlara temelde karşı olmamın nedeni, insanların zihnini yanlış bilgi ve inanç sistemleriyle uyuştururken bilimsel bulguları da çoğunlukla yanlış yorumlayarak insanları bilimsel konularda da yanlış bilgilendiriyor olmalarıdır. Ayrıca bu saçma sapan düşünce akımlarını pazara dönüştürüp bundan haksız kazanç elde etmelerini de etik bulmuyorum.

Bilimsel bulguların çarpıtılarak yeni bir düşünce akımı, hatta bir pazar haline dönüştürüldüğü konulardan biri de kuantum fiziği. Açıkçası fizikçi olmayan birinden "kuantum" kelimesini duyar duymaz arkama bakmadan kaçasım geliyor. Bu tür yazıları ve paylaşımları biraz incelediğinizde, bu insanların kuantumu geçtim, fiziğin "f"sinden bihaber olduklarını farketmeniz zor olmayacak.

Şu "kuantum olumlama" ifadesiyle dile getirilen düşünce akımlarının temel çıkış noktasının kuantum fiziği olduğunu anlamak zor değil. Biraz inceleyince bu düşünce akımının kullandığı terminolojinin "çift yarık deneyi"ne dayandığını da farkettim. Örneğin, "dolanık parçacıklar" bu terimlerden biri. Çift yarık deneyi bulgularına göre, kuantum parçacıklarını ölçmeye ya da gözlemlemeye çalışırsak parçacıkların davranışı değişiyor. Ayrıca bu dolanık parçacıkların birbirleri ile açıklanamayan bir fiziksel bağ kurdukları da bu deneylerin bulgularından biri. Ama bu kuantum parçacıklarının "bilinçli" falan olduklarına yönelik bir bilimsel bulgu yok. Yani bu iddianın bilimsel hiçbir dayanağı yok.

Bu düşünce akımlarının iddialarını inceleyelim: Evrene mesaj/talep göndermek ne demek? Sizi bilmem ama benim isteklerim %50 oranında gerçekleşiyor. Daha yüksek bir orana ulaşmış olan insanlar bunu "kuantum olumlama" tekniği gibi zırvalara dayandıramaz. Bunun da bilimsel bir temeli yok.

Aklıma ister istemez şu sorular takılıyor:

  • Evrene mesaj/talep göndermeyi biz bilmiyoruz da fizikten zerre kadar anlamayan bu insanlar mı biliyor? 
  • Bu insanlar evrenle iletişim kurmak için özel bir dil mi geliştirdiler? Yoksa sadece bizim sırtımızdan bu yolla para mı kazanmaya çalışıyorlar?
  • Evren bizim mesajımızı/talebimizi gerçekten umursuyor olabilir mi? Bu devasa sistem bizim egosal isteklerimize cevap vermek üzerine kurulmuş olabilir mi?
  • Evrene mesaj/talep göndermek yerine hayatımızda yolunda gitmeyen, yanlış bulduğumuz şeyleri değiştirmek için sorumluluk alıp eyleme geçmek daha iyi bir fikir değil mi? Buna cesaret edemiyorsak evren ne yapsın?
  • Gücümüzün yetmediği, değiştiremeyeceğimiz şeyler için evrene mesaj/talep göndermek yerine bunları olduğu gibi kabul etmek daha akıllıca olmaz mı?

Evrene mesaj/talep göndermek gibi kimseye, hiçbir faydası olmayan yanılsamalarla vakit kaybetmek yerine gerçeklerle yüzleşmeyi her zaman tercih ederim. Örneğin, "kuantum olumlama" gibi hiçbir anlam ifade etmeyen düşünce akımlarından önce çift yarık deneyi ve kuantum fiziği ile ilgili bilgilerimi arttırmak bu gerçekle yüzleşmenin bir yolu. Diğer bir yolu ise, hayatımda yolunda gitmeyen şeyleri tespit edip bunları değiştirip değiştiremeyeceğime karar vermek.

Eğer kuantum ile ilgili bilgi sahibi olmak isterseniz çift yarık deneyi ve kuantum fiziği ile ilgili birçok yazı ve video bulabilirsiniz. Evrim Ağacı sayfasını özellikle öneririm. Bu sayfa bilimsel bulguları, mesleği bilimsel konular dışında olan insanların da anlayabileceği bir dille ve açıklayıcı bir şekilde anlatan faydalı bir site.

Özetle, sizlere naçizane önerim şu: Bir konuda, en azından temel düzeyde bilgi sahibi olmadan o konuda öne sürülen çıkarımları ve inanç sistemlerini çok benimsemeyin. Ya da istediğinize inanın, ama inançlarınızı bilimsel bir temele oturtmaya çalışmayın.


21 Şubat 2017 Salı

Hurafenin savunması: "Sen elitistsin!"

Sosyal medya ya da başka bir ortamda NASA'ya ait dünyanın uzaydan çekilmiş bir fotoğrafını paylaştığınızı varsayalım. Dünyanın düz bir tepsi olduğuna inanan birinin incinip size karşı çıktığını ve aşağıdaki gibi bir diyaloğun gerçekleştiğini de varsayalım:

- Sen kendi görüşünü bize dayatamazsın.
+ Ben görüşümü dayatmadım. Sadece "NASA'nın fotoğrafı"nı paylaştım.
- O "fotoğraf" "Dünyanın yuvarlak olduğunu" söylüyor olabilir. Ama tersini söyleyen kaynaklar da var.
+ Tersini söyleyen kaynaklar iddialarını neye dayandırıyor?
- (Belki birkaç kaynağa gönderme yapar, belki yapmaz. Yapsa bile bunlar 17. yüzyılın bilimsel bilgilerinden öteye geçmez.) Farklı görüşlere saygılı olmak gerekir.
+ Ben herhangi bir saygısızlık yaptığıma inanmıyorum. Sadece bilimsel bulguları paylaştım. (Daha ikna edici olmak için konuyla ilgili literatürden birkaç örnek daha veriyorum ve kendi verdiği kaynakların geçerliliğini sorguluyorum.)
- Bilim her şeyi açıklayamıyor, biliyorsun.
+ Biliyorum. Ama bunu biliyor olmamız, istediğimiz konuda istediğimizi uydurma hakkını vermez bize.
- Sen elitistsin!
+ ?!?!?!

Bu noktadan sonra artık tartışacak bir şey kalmıyor. Çünkü karşınızdaki kişi ikna olmaya, fikrini değiştirmeye kesinlikle niyetli olmadığı gibi, o an sizi kodlamış ve etiketlemiştir.

Şimdi bu diyalogdaki "NASA'nın fotoğrafı" terimi ile "Dünyanın yuvarlak olduğu" kavramını sözde-bilim olarak adlandırılan astroloji ya da diğer başka bir inanç veya siyasi bir görüş ile değiştirin. Diyalog aynı şekilde gerçekleşecek gibi hissediyorsanız tartışmayı başlamadan sona erdirmenizi öneririm. Aksi halde iki taraf da birbirini ikna edemeyeceği gibi, karşılıklı ilişkileriniz de zedelenmeye başlıyor. Ama bu elbette sizin görüşünüzü ifade etmemenizi gerektirmiyor. Sonuçta birileri incinecek diye gerçekleri yok da sayamayız.

Burada bilimsel bilgiyi sunduğunuzda, bu bilgi insanların inançlarına ters düştüğünde hissettikleri incinme ve bunun karşılığında size yönelen öfke ayrı bir yazının konusu olabilir. Ama ben burada "elitizm" kavramının üzerinde durmak istiyorum.

Elitizm sözlük anlamı olarak, seçkincilik, seçkinlerin idaresi anlamına gelmektedir. Bilimsel kanıtları sunmanın neresi elitizm? Bunu anlayabilmiş değilim. Fazıl Say sosyal medya hesabında paylaştığı müzik ve videoların altına "elitist" suçlaması yapanlar olduğundan söz etmiş. Bu da benim için anlaşılabilir bir durum değil.

Bu iki örnekten yola çıkarak, bazı insanların sanat ve bilimi "elitizm" olarak değerlendirdiğini anlıyorum. Bu çok tehlikeli bir durum. Elitist olmamak adına sanat ve bilimden uzak mı durmak lazım? Üzerinde düşünülmesi gereken bir konu bu bence.

20 Şubat 2017 Pazartesi

Başkaları için yaşamanın dayanılmaz ağırlığı

Aşağıdaki cümlelerden herhangi birini söylediğinizi hatırlıyor musunuz? Hayatınızın herhangi bir döneminde böyle düşündünüz mü? Bir insan aşağıdakilerden herhangi bir maddeyi ifade ettiği an ben parantez içindekileri duyuyorum. Amacım kimseyi incitmek ya da gücendirmek değil. Ben sadece geçmişte kendimin de düştüğü bazı tuzakları fark ettiğim için bunları paylaşmak istiyorum.
  • Ben ailem için her şeyi yaparım (Ben aileme bağımlıyım. Onlara kendimi adadım, ileride onların da kendini bana adamasını istiyorum.).
  • İnsan bir toplum içinde yaşıyor ve içinde yaşadığı toplumun kurallarına uyması gerekiyor (Yalnız kalmaktan ölesiye korkuyorum. Yalnız kalmamak için içinde yaşadığım toplumun kurallarına sorgulamadan uymayı tercih ediyorum.).
  • Onu sevdiğim için tüm bunlara katlanıyorum (Onu terkedersem / o beni terkederse başkasını bulamam. Bu yüzden taviz vermek zorundayım.).
  • Bence fedakar olmak gerekir (Seçimlerimden, başkaları için yaşamaktan çok da mutlu değilim. Ama başka seçeneğim olmadığı için bunu kutsallaştırmaya ihtiyacım var. Lütfen, benim ne kadar fedakar olduğumu söyleyerek iyi hissetmemi sağla.).
Bu maddeleri tek tek incelemek istiyorum:
  • Ailemiz için de, kimse için de her şeyi yapamayız. Yapacaklarımızın bir sınırı var, olmalı. Onları ne kadar çok seversek sevelim "hayır" dediğimiz bazı durumlar olmalı.
  • Toplumu oluşturan bizim gibi bireylerdir. Kimse sorgulamaz ve karşı çıkmazsa zaten toplumun kuralları değişmez. Biz kendi değerlerimize göre doğru olan bir şeyi yaptıktan sonra başkalarının bizim seçimlerimize "yanlış" demesi bizi ilgilendirmemeli.
  • Sevdiğimiz insanla ortak bir noktada buluşamıyorsak, sürekli bizim verdiğimiz tavizler (biz bunlara fedakarlık desek de aslında bunlar çoğunlukla taviz oluyor) sayesinde ilişkimiz yürüyorsa o ilişkiyi gözden geçirmenin vakti çoktan gelmiş, geçiyor demektir.
  • Ben yaptığı herhangi bir davranışı fedakarlık olarak adlandıran insana güvenmem. Bu insanlar eninde sonunda yaptığı fedakarlığın karşılığını bekler. Beklentisi karşılanmadığında da "Senin için saçımı süpürge ettim" benzeri serzenişlerde bulunur. Dikkat ederseniz gerçekten fedakar olan insanlar yaptıkları fedakarlıkları asla söylemez, buna ihtiyaç da duymaz. Fedakarlık yaptığınızı düşünüyorsanız yapmayın. Yoksa sonuçları sizin için de fedakarlık yaptığınız insan için de çok üzücü olabilir.

Ailemiz, çocuğumuz, eşimiz, sevgilimiz, dostlarımıza karşı sorumluluklarımız olduğunu kabul ediyorum. Ama bu sorumluluklar bizim kapana kısılmış gibi hissetmemize neden oluyorsa bence orada bir sorun var demektir. Sorumluluklarımız ihtiyaçlarımızı karşılamamıza engelse onlar artık sorumluluk değil, kölelik unsurları haline gelmiş demek de çok abartı olmaz sanıyorum. İnsanlar kendini amaçlara ve değerlere adamalı, kişilere değil.

Bazen içinde bulunduğumuz koşullar (maddi ve manevi) gerçekten özgür hareket etmemize engel olur. Bazen bazı adımları atmaya cesaretimiz olmaz. Göze alamayacağımız çok şey vardır. Belki de bunlarda yerden göğe haklıyızdır. Ama bana göre, gerçeğin farkında olmak kendimizi kandırmaktan çok daha iyidir.


19 Şubat 2017 Pazar

Şımarık çocuk yetiştirme kılavuzu

Bu seferki yazım şımarık çocuk nasıl yetiştirilir üzerine olacak. Yanlış duymadınız, "Şımarık çocuk nasıl yetiştirilir?" isimli birçok çalışma gözlemledim ve bunları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunları "çalışma" olarak nitelendirmemin sebebi, gözlemlerim sonucunda ebeveynlerin (özellikle annelerin) çocuklarını şımarık yetiştirmek için özel bir çaba sarf ettiği sonucuna varmamdır.

Ailemle birlikte parkta mutluluk içinde vakit geçirirken tanıdığımız ya da tanımadığımız bir çocuğun ya da evimize gelen aile/akraba çocuklarının bizim ve bizim çocuğumuzun huzurunu kaçırması ile birlikte "Bu nasıl oluyor?" araştırma sorum oluştu. Bunun üzerine dikkatli gözlemler yaptım ve aşağıdaki sonuçlara ulaştım. Eğer şımarık bir çocuğunuz olsun istiyorsanız aşağıda söylediklerimi harfiyen uygulamanızı öneririm:

  1. Çocuğunuzun her istediğini yapın. Ama istediklerini yapmadan önce mutlaka "hayır" deyin, o da itiraz etsin. Kararlı davranmayın, çabuk pes edin. Çocuğunuz ağlayıp tepinmeye, çevreye rahatsızlık vermeye başlayınca istediğini yapın. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "İstediğin bir şey için çevreye yeteri kadar huzursuzluk verirsen onu elde edersin."
  2. Çocuğunuza hayatta en önemli kişinin kendisi olduğunu hissettirin. Evet, bunu hepimiz hissetmeliyiz. Ama kendimize verdiğimiz değer bize, başkalarının haklarına tecavüz etme ya da onları sömürme hakkını vermez. İşte çocuğunuz bunu asla öğrenmemeli. Başka çocuklara zarar verdiği zaman duruma fazla müdahale etmeyin. Diğer çocuğun anne-babasının çok kızdığını ya da bir şekilde size ya da çocuğunuza bir yaptırımı olacağını hissederseniz müdahale edin ve daha ileri gitmesine izin vermeyin. Aksi halde hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Ne de olsa sizin çocuğunuz o diğer çocuktan daha önemli. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "İstediğini elde etmek ve/veya hıncını çıkarmak için başkalarına istediğin gibi zarar verebilirsin. Ama bu davranışının sana bir yaptırımı olmayacağından emin olmalısın. Ortamda sizden daha güçlü, sana ceza verecek biri yoksa aynen devam et."
  3. Çocuğunuz ne zaman ona kızacağınızı, sizin kırmızı çizgilerinizin ne olduğunu asla bilmemeli. Zaten böyle bir kırmızı çizginiz de olmamalı. Herhangi bir davranışını cezalandırabilirsiniz. Hatta çok sinirlendiğinizde bir şaplak da fena olmaz. Ama dediğim gibi, bunun ne zaman olacağını asla siz de çocuğunuz da bilmemeli. Daha kötü bir davranış sergilediğinde sonsuz anlayış sergileyebilirsiniz mesela. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "Sana arada sırada sinirlenebilirim. Ama bunun seninle hiçbir ilgisi olmadığı için herhangi bir davranışını değiştirmene gerek yok."
  4. Çocuğunuz kız ise yeterince ağlamayı/yalvarmayı öğretin. Ne kadar ağzını yayarak, ağlamaklı konuşursa o kadar çaresiz, zavallı ve korunmaya muhtaç olduğunu ispat etmiş olur ve bunu ispat ettiği ölçüde istediğini yapın. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "Yeterince yalvarırsan sevimli ve karşı konulamaz olursun ve istediğini elde edersin."
  5. Çocuğunuz erkek ise hiçbir iş yaptırmayın. Varsa kız kardeşi ona sürekli hizmet etsin. Örneğin, misafirliğe gittiğinde yere kahve dökerse kılını bile kıpırdatmasın. Varsa kız kardeşi onun yerine hiç söylenmeden kalkıp temizlesin, kız kardeşi yoksa siz kalkıp temizleyin ya da ne uğraşacaksınız, ev sahibi temizleyiversin. Ama kesinlikle ona yaptığı bir hatayı/sakarlığı telafi durumunu yaşatmayın. Böyle bir telafi sorumluluğu olduğunu asla hissetmesin. Böylece çocuğunuza şu mesajı vermiş olursunuz: "Senin penisin var. Bu penis senin hayatta ev işleri gibi angaryalardan yırtmana neden olacaktır. Bu durumda senin bu angaryalarını yapacak bir kız bulman yeterli."

Eğer bu listedeki maddeleri harfiyen uygularsanız nur topu gibi bir "şımarık" çocuğunuz olur. Böylece tanıdıklarınız çocuğunuzla birlikte evine geleceğinizi öğrendiğinde kabus yaşar. Hadi bakalım, kolay gelsin!

18 Şubat 2017 Cumartesi

Ezik prenses masalları..

Beni en rahatsız eden konulardan biri, içinde bolca vahşet içeren ve sonunda zavallı, ezik prensesin kurtarıcı bir prens tarafından yaşadığı sefaletten çıkarıldığı temasını ana fikir edinen masallar. Bu masalları ben kendi çocuğuma hiç okutmadım. Hala okutanlar var mı, bilemiyorum. Ama varsa benim anne-babalara önerim, derhal bundan vazgeçmeleri yönünde olacak.

Bu tür masallara neden bu kadar karşı olduğumu aşağıda listeliyorum:
  1. Bu tür masallarda bir prenses sefil hayatından kurtarılacaksa güzel olmak zorundadır. Güzel değilse hiç şansı yok. Prens de yakışıklıdır ve bu unsur da masallarda sıkça tekrarlanır ki, çocuklara fiziksel görünümün her şeyin önünde olduğu mesajı verilsin.
  2. Kurtarılacak prenses güzel olduğu gibi pasif de olmalı. Herhangi bir konuda herhangi bir becerisi olmamalı. Tabii yedi cücelere bakmak, onların ev işlerini yapmaktan bahsetmiyoruz. Bunları yapan bir prenses iyilik abidesi olduğunu da kanıtlamış olur ki bu da, yakışıklı prens tarafından kurtarılmayı daha çok hak ettiğinin göstergesidir. Yeter ki, elinden başka iş gelmesin. Bildiğiniz gibi masallarda güçlü kadınlar cadı oluyor. "Ya kötü kalpli cadı/kraliçe olacaksın, ya da ezik prenses. Seç birini." Kızlarımıza bu mesajı vermek istediğimizden emin miyiz?
  3. Bu masallarda, kime ve hangi amaca hizmet ettiği hiç belli olmayan bir mantıksızlıklar silsilesine sıkça rastlarız. Örneğin, Pamuk Prenses Masalında gökten zembille inen bir prens var ve nereden geldiği, hırlı mı, hırsız mı olduğu asla bilinmiyor. Kül Kedisinin yakışıklı prensi ise saatlerce dans ettiği kızın yüzünü hatırlamıyor, ama ayak numarasından bütün şehirde kızı arıyor. Bu kızın ayak numarası 43 mü? Aynı ayak numarasına sahip başka genç kız yok mu bu şehirde? Mantıksızlıklarla dolu örnekleri artırmak mümkün. Ama herhalde bu kadarı yeterli. Bütün bu aptallıkların çocuklarımıza nasıl bir eğitim vereceğine inanıyoruz?
  4. Masallardaki prensesler içinde bulunduğu kötü durumdan kendini kurtarmak için hiçbir şey yapmaz, yapamaz. Bunu yapacak bir kurtarıcı yakışıklı prens olmak zorundadır. "Yakışıklı ve sosyal statüsü iyi olan bir erkek kapakla ve hayatın kurtulsun." Kızlarımıza vermek istediğimiz mesaj gerçekten bu mu?
  5. Bu masallardaki en korkunç öğe herhalde sapıklık. Uyuyan Güzeli öpen prens onun yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyor. Ölüye karşı duyulan cinsel haz literatürde nekrofili diye geçiyor. Peki ya öz çocuklarını ormana terkeden ve çocukları ellerinde altınlarla dönünce onları bağrına basan babaya ne demeli? Böyle bir babayı çocuklarımıza ne amaçlı okuttuğumuzu biri bana anlatabilir mi? Onları besleyip yemek isteyen cadı diye bir karakter neden var? Masallarda çocuklara yamyamları okuyoruz. Sonra da sağlıksız bir toplumuz diye şikayet ediyoruz.
Çocuklarımız illa bir masal kahramanına özenecekse, kızımız kurtları peşine takıp tüm ormanı korumak için kapitalistlere karşı savaşan Prenses Mononoke'ye, oğlumuz da ormana barışı ve huzuru getiren Prens Ashitaka'ya özensin. Kızlarımız güzelliğinden başka hiçbir derdi olmayan ezik prenseslere, oğlumuz da aptal ve sapık prenslere özenmesin. Hiç marifet değil!

Bu masalların güncellenmiş ve daha olumlu mesajlar veren masallar olarak düzenlenmiş versiyonlarına da bazı sayfalarda rastlamaya başladım. Bunları çok olumlu gelişmeler olarak görüyorum. Umarım artarak devam eder.

17 Şubat 2017 Cuma

Çocukları biraz rahat bıraksak?

Benim günümüzün eğitim anlayışıyla ilgili ciddi sorunlarım var. Sürekli rekabet etmeyi gerektiren bu sistemde, anne-babalar çocuklarını bu rekabet ortamında ayakta kalabilmeleri için çok donanımlı yetiştirmeye çalışıyorlar. Ama benim aklımdaki esas soru şu: Bu çocuklar daha donanımlı mı oluyor, yoksa daha mutsuz mu? Bence kendimize asıl sormamız gereken soru bu.

Girdikleri onca sınav zaten bu çocukların hayatını cehenneme çeviriyor. Çocukların yıllarını zaten çalıyoruz. Ama bugün gördüğüm kadarıyla bu da eğitimcilere ve anne-babalara yetmiyor. Anaokulundan itibaren aileler ve okullar el birliğiyle ödevler, kurslar, vb. yollarla çocukların hayatlarını zehir etmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Bu çocuklar sokaklarda, parklarda, bahçelerde oyun oynamaları gereken yaşta sitelerde, apartman dairelerinde yaşarken dışarıyla tek temasları okul ve kurslar oluyor.

3 yaşından itibaren ana okuluna giden çocuklar kendilerine özgürlük diye arta kalan hafta sonlarında da velileri tarafından o kurs senin, bu kurs benim koşturuyorlar. Bu kurslar yogadan, biniciliğe, yüzmeye kadar değişiyor. Büyük bir olasılıkla hep şehirde yaşayacak bir çocuk ata binse ne olacak, binemezse ne kaybedecek? 5 yaşındaki çocuğun yoga kursuna gittiğini biliyorum. 5 yaşındaki çocuk yoga yapmasa da parkta, kırda, bahçede arkadaşlarıyla oynasa yeterince iyi bir eğitim alamamış mı olacak?

Bir başka sorun: Kitle sınavlarındaki (TEOG, YGS, LYS, vb. sınavlardaki) başarı birçok okul için öncelikli. Öğrencilerin psikolojik ve sosyal gelişimi birçok okul için artık neredeyse gereksiz bir kaygı haline gelmiş durumda. Bazı özel okulların başarı puanlarını yüksek tutabilmek için sınıfın geneline göre başarısız olan öğrencinin bir şekilde okuldan gitmesini sağladığını duyuyorum ve kanım donuyor. Dolayısıyla bazen okulun görünen başarısı aslında öğrencinin ve velinin başarısı oluyor.

Bir veli ve aynı zamanda bir eğitimci olarak olarak bu kadar çok çocuğun hiperaktivite, dikkat eksikliği, vb. soruna sahip olması bana inanılmaz geliyor. Eskiden "yaramaz", "aklı beş karış havada", "hayal aleminde geziyor", vb. denen çocukların bu özelliklerinin hepsinin artık bir adı var ve çoğu bunlardan kurtulmak için ilaç kullanıyor. İlaç şart mı, olmazsa olmuyor mu? Bu ilaçların çocuğun bünyesine hiçbir zararı yok mu? Tıp bilgim olmadığı için bu ilaçlar hakkında yorum yapamıyorum. Ama bu kadar çok çocuğun ilaç kullanmasıyla ilgili ciddi endişelerim var.

Bir de poster, performans ödevi, vb. saçmalıklar var. Evet, bir eğitimci olarak ben bu kadar çok poster ve performans ödevini saçmalık olarak görüyorum. Gerçekçi olalım: Bu kadar test çözme ve yazılı sınav ödevi verilen çocukların, amacı bile belli olmayan bu performans ödevlerini yapması mümkün değil. Ben de dahil olmak üzere birçok veli bu ödevleri çocuğunun yerine yapıyor. Hatta bazen öğretmenin kendisi bile bu ödevleri neden verdiğini bilmiyor. Bu yazıyı okuyan öğretmenlerden öncelikli ricam şu: GERÇEKTEN gerekli görmüyorlarsa lütfen bu ödevleri vermesinler. Gerekli görüyorlarsa da lütfen ödevin amacını ve içeriğini önce kendileri planlamış olsunlar. Yoksa ortaya velinin ve öğrencinin sadece "angarya" olarak gördüğü bir iş çıkıyor.

Şu soruları düşünmeden edemiyorum: Sayfalar dolusu ödev yaparak ömrünü tüketen kaç nesil geldi, geçti acaba? Bu kadar ödeve rağmen Türk insanı dünyadaki bilimsel, teknik ya da sanatsal gelişmelere ne kadar katkıda bulunmuş? Kaç Türk genci ne üretmiş? Benim bildiğim kadarıyla sayıları çok fazla değil, bu kadar ödeve rağmen. Demek ki bir yerlerde bir şeyleri yanlış yapıyoruz.

Benim keyfimi kaçıran bir konu daha var: Verilen ödevleri takip etmek için veli Whatsapp grupları kuruluyor, çocuğun ödevi evdeki en önemli konu ve tüm ailenin öncelikli kaygısı. Bütün gün okulda öğretmenlere maruz kalan çocuk bir de evde anne ve babasının öğretmenliğine katlanıyor. Ben çocuğumla birlikte Miyazaki'nin filmlerini ya da çeşitli belgeseller izlemek, tiyatro, konser, vb. etkinliklere katılmak isterdim. Bunları yapabilmek için çocukların bitmek bilmeyen ödevlerini tamamlamaya çalışıyoruz.

Neden ödev takibi için veli Whatsapp grubu kuruluyor? Neden öğretmenler çocuklarımızın ödevini takip etmemizi istiyor? Neden çocuğumun sadece annesi olamıyorum? Neden bir de yardımcı öğretmen ve ödev takipçisi olmak durumundayım? Öğretmenlerin yetiştiremediği programı biz veliler evde tamamlayan öğretmen asistanları olmak zorunda mıyız? Veliler çocuklarla birlikte eğlendirici ve eğitici birçok etkinlik yapabilir. Ödevlerden bize ne? Çocuğuma bir de ben evde öğretmenlik yapacaksam okula göndermemin anlamı ne? Bütün bunlar saçmalıktan başka bir şey değil!

Bütün bu baskılar altında yetişen çocukların gelecekte sağlıklı ve öz-güvenli bireyler olacaklarından kuşku duyuyorum. Kısacası, bu çocukları biraz rahat bıraksak da biraz nefes alsalar nasıl olur?

Sevgililer Günü Mesajları

Bazı arkadaşlar Sevgililer Gününü çok yanlış anlamış. Bu arkadaşlar sosyal medyada herkesin okuyabileceği şekilde sevgililerine/eşlerine olan aşklarını ilan ediyorlar. Ama benim anlayamadığım bir nokta var: Bu şekilde ulu orta yazarken söylenebilecekler sınırlı. "Git, özelden yaz, sevgilini tutuştur. Neden bize yazıyorsun ki? Bize ne? Bunun kime ne faydası var ki? Böyle ulu orta "ben sana hayran, sen cama tırman" diye yazınca ne oluyor ki?" diye sormak geldi içimden kim bilir kaç kez. Sonunda ben de sosyal medyada şöyle bir mesaj paylaştım:

"Arkadaşlar, kendi duvarınıza yazmayacaksınız, sevgilinize özel mesaj göndereceksiniz. Birlikte fotoğrafınızı ya da bazı arkadaşların yaptığı gibi sevgililerinizin odunluklarını paylaşabilirsiniz tabii. Onlar eğlenceli oluyor. Ama onu ne kadar çok sevdiğinizi bize değil, sevgilinize anlatacaksınız. Ha bir de bu kadar sıkıcı yazarsanız bir etkisi olmaz tabii. Biraz daha yaratıcı olun yahu. Hadi canlarım pamuk eller klavyeye."

Kadın - Bayan

Sık sık duyarız, okuruz: “Bir bayan arkadaş...” ya da “Bayanların dikkatine...” gibi ifadelerle başlayan cümleler... Ben gerisini dinlemem, okumam. Çünkü “kadın” diyemeyen, bunu ayıp bulan birinin kadınlara ne söyleyeceğini de çok merak etmiyorum açıkçası. Bay ve bayan bir hitap şeklidir. Bu arkadaşlar erkeklere hitaben konuşsa ya da bir yazı yazsa “Bir bay arkadaş...” veya “Bayların dikkatine...” diye mi başlardı yoksa “Beylerin dikkatine...” ya da “Erkek arkadaşlarımın dikkatine...” diye mi başlardı? Aynı şekilde konuşmaya ve yazmaya da “Bir kadın arkadaş…”, “Kadın arkadaşlarımın dikkatine...” ya da “Bir hanım arkadaş…”, “Hanımların dikkatine...” dese belki konuşmanın ve yazının devamını dinlerim/okurum. Ne kadar seversem seveyim, ne kadar takdir edersem edeyim, böyle konuşmaya ve yazmaya başlayan birinin söyleyeceklerinin devamını kesinlikle getiremem. Lütfen önce “kadın” demekten utanmamayı öğrenin.

Sevgililer Gününün Anlam ve Önemi Üzerine...

Bildiğiniz gibi birkaç gün önce sevgililer günüydü. Sevgilisi tarafından beklentisi karşılanmayan çok arkadaşımın sevgilisinin yaptığı hataları (deyim yerindeyse odunluklarını) sosyal medyada biraz gülerek (bazılarının çok eğlenceli olduğunu itiraf etmeliyim), biraz da üzülerek (sevgilisi adına) okudum. Bunun üzerine ben de bu gün hakkında kendi duygu ve düşüncelerimi yazmak istiyorum...
Benim için Sevgililer Gününün olmazsa olmaları:
1. Sağlık (benim ve sevdiklerimin)
2. Özgürlük (hiç kimse hiçbir sebeple başkasına yapmak istemediği bir şeyi zorla yaptırmamalı ya da onun yapmayı çok istediği bir şeye engel olmamalı)
3. Sevgi ve saygı
Geri kalan her şey teferruat. Bu arada sevgiliyle/eşle/dostlarla vakit geçirmek hoştur. Ama arada yalnızlık da iyidir, hatta ihtiyaçtır. Galiba benim için hiçbir özel gün yokmuş ya da her gün özelmiş. 
Özetle, sevgililerimizin odunluklarını sosyal medyada yazarak onu kırmamak da iyi bir seçim olabilir diye düşünüyorum. Ne derler bilirsiniz: Beklentisizlik mutluluktur.

İdam cezası

"...Size kendi düşüncemi söyleyeyim. Ceza olarak bir katili öldürmek, işlenen suçtan bile çok daha ağır bir cezadır bence. Karar sonucu işlenen cinayet, bir haydutun işlediği cinayetten daha korkunçtur. Geceleyin ormanda haydutların boğazladığı adam kurtarılacağını umar, bu umudunu son ana dek yitirmez. Boğazı kesilince kaçan ya da yaşamını kurtaran pek çok kişi vardır. Burada ise tam tersine, ölümü on kat daha kolaylaştıran son umut bile ortadan kalkmış olur. Kesin karar ortadadır, kaçamayacağınız büyük bir acıdır bu, dünyadaki işkencelerin en büyüğüdür. Bir askeri, savaş alanında namlunun karşısına dikin ve ateş edin; asker yine de umudunu yitirmez. Ama aynı askere kesinleşmiş bir karar metnini okutun, çok geçmeden çılgına döner ya da hüngür hüngür ağlar. Buna, aklını yitirmeden katlanacak bir insanoğlu olduğunu kim savunabilir? Böylesine çirkin, yararsız ve gereksiz bir hakaret neye yarar? Belki dünya yüzünde, kendisine idam kararı okunduktan ve acısıyla başbaşa bırakıldıktan sonra, 'Git, seni bağışladık!' denen biri vardır. Oysa bu adamın sözleri dinlenmelidir. Bu işkenceden ve bu acıdan İsa bile söz etmiştir. Hayır, insanlara böyle davranılmasına izin verilmemelidir!" - Prens Mişkin
Prens Mişkin Dostoyevski'nin Budala adlı romanında uşağa bunları söyler. Aslında bunları söyleyen Dostoyevski'nin ta kendisidir. Prens Mişkin'in konuşmasında idam cezasından son anda kurtulan, Çarın bağışladığı adam kendisidir.
İnsanlar neden idam cezası ister? İntikam için, kana karşı kan görmek için. Devlet neden ister? Zaman zaman halkı memnun etmek için, ama çoğunlukla ibret-i alem olsun diye. Örneğin, devlet Deniz Gezmiş’i asar, ama kendi öz kızına tecavüz eden babaya kız şort giyip babasını tahrik ettiği için ceza indirimi yapıp idam cezası vermeyebilir. Her iki taraf da idamı farklı nedenler için istiyor, ama kesinlikle adalet için değil. Adalet sisteminin zayıf olduğu ülkelerde idam cezasının daha yaygın olmasından bunu rahatlıkla anlayabiliriz. Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve şu soruya cevap verin: “Bu ülkeye idam geri geldiğinde adaletin gerçekten işleyeceğine inanıyor musunuz? Peki o zaman siz neden idam istiyorsunuz?”