19 Kasım 2017 Pazar

Anlatacak bir şeyin yoksa anlatma

Bazı roman, öykü ya da filmler sanatçının üretim buhranlarıyla başlar ya da bunu konu alır. "Artık yazamıyordum ya da film çekemiyordum, vb." teması üzerine şekillenmiş bu roman, öykü ya da filmleri gördüğüm an "Eyvah!" derim. Çünkü bana göre bir insan yazamıyorsa yazmaya çalışmamalı, film çekemiyorsa çekmeye çalışmamalı, kısacası üretemiyorsa üretmeye çalışmamalı. Çünkü zorlamayla yapılan işlerden hayır gelmeyeceğini düşünüyorum. Fellini'nin 8 buçuk adlı filmini izlerken de "Eyvah!" dedim. Ama film ilerledikçe Fellini de aynı şeyi söyledi: "Bir yönetmen filminde kendini anlatmanın ötesine geçmeli. Eğer yönetmenin anlatacak bir şeyi yoksa o filmi çekmemeli." Yönetmen, kendi bunalımlarını anlatırken bunalttığı izleyiciye sonunda gerçekten anlamlı bir şey söylemişti. İşte o an filmin izlemeye değdiğini düşünmüştüm.

Sanatçının buhranlarını okuduğumuz ya da izlediğimiz bu bunalımlı süreç sonunda sanatçı gerçekten bize kayda değer bir şey anlatıyor mu? Yoksa sadece kendini anlatmak amacıyla mı bu zahmete girişiyor? Daha da kötüsü sadece para, ün ya da bunun gibi dışsal ödüller için mi vaktimizi çalıyor? Eğer ikinci ve üçüncü soru geçerliyse, bana göre bu sanatçı aslında bize zaman kaybettirdiği gibi kendi de zaman kaybetmiş demektir. Bir sanatçı bir şeyi anlatmak için yanıp tutuşmuyorsa ben onun yapıtından keyif alamıyorum. Çünkü bana inandırıcı gelmiyor. İnanmadığımız bir şeye dahil olamayız, onunla bütünleşemeyiz.

Sait Faik Son Kuşlar adı öyküsünün sonunda "Yazmasam çıldıracaktım" der. Aslında bunu demesine de gerek yok. Okurken anlarsınız. "Evet, bu adam/kadın bunu yazmasaymış çıldıracakmış" dersiniz. İşte ben dünyanın böyle ürünlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Yazmasa çıldıracak olmasa bile, yazmaya büyük ihtiyaç duyan bir yazarın bana, artık yazamadığından yakından bir yazardan çok daha fazla anlatacak şeyi vardır. Aksi halde yazar okuyucuyu yazdığı kurguya çekemez, onu alıp başka dünyalara götüremez. İşte bu yüzden ben yazmaya büyük ihtiyaç duyan, hatta mümkünse yazmasa çıldıracak yazarların yazılarını okumak istiyorum.

Bu bakış açısıyla, Fellini'nin 8 buçuk filminde yönetmenler için ifade ettiği cümleyi, yönetmen öznesini ve film çekme fiilini yaptığım işlerdeki özne ve fiillerle değiştirerek kendime uyarlamaya başladım. Böylece bu fikri kendi eylemlerime uyarlama konusunda bir alışkanlık geliştirmeye başladım. Sonunda şöyle bir mottoyu benimsedim: "Anlatacak bir şeyin yoksa anlatma." Yaptığımız her işi samimiyetle yapmazsak tıpkı benim inanmadan, bir ihtiyaçtan ortaya çıkmamış bir filmi seyrederken ya da bir öyküyü, romanı okurken hissettiğim sıkıntıyı biz de başka insanlar için yaratıyoruz. Bu şekilde biz de sıkıcı ve inandırıcılıktan yoksun oluyoruz.

"Anlatacak bir şeyin yoksa anlatma."

Bu mottonun açılımını kendi eylemlerime uyarlayarak birkaç madde halinde listeleyeyim:
  • Gerçekten anlatmak istediğin bir şey yoksa, yazmış olmak için yazma. Çünkü benim inanmadığım yazıya (makale, e-posta, mesaj, kısacası her türlü yazı) diğer insanlar da inanmıyor.
  • Kendini övme. Çünkü kendini öven bir insan kadar rahatsız edici bir insan olamaz ve zaten inandırıcı da olmuyor.
  • Anlatacağın dersin ya da vereceğin ödevin yararına inanmıyorsan o konuyu anlatma veya o ödevi verme. Çünkü benim inanmadığım bir konuya ya da ödeve öğrenci de inanmıyor ve yapılan bütün işler göstermelik, baştan savma oluyor.
  • Özetle, inanmadığın ve yapmaya ihtiyaç duymadığın hiçbir şeyi yapma.
Burada ifade ettiğim görüşlere gerçekten inanıyorum ve bunları başka insanlarla paylaşmaya ihtiyaç duyduğum için yazdım. Kusur ettiysek affola...

15 Kasım 2017 Çarşamba

İnsanın doğası kötü mü?

İnsanları çok iyi tanıdığımı hiçbir zaman iddia etmedim. Yaşamımın sonuna kadar böyle bir iddiada bulunabileceğimi sanmıyorum. Ama az sonra size anlatacağım olaydan sonra insan doğasını hiç tanımamış olduğumu üzülerek fark ettim. Yaşadığımız şu kısacık hayatta, her birimizin ayrı olarak deneyimlediği olaylar üzerine düşünmemiz ve bunlardan ders çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca bana göre, bu hayattaki en önemli amacımız kendimizi tanımak olmalı. Bu yüzden yaşadığımız, okuduğumuz, şahit olduğumuz her deneyimde kendimizi sorgulamalı, çıkarımlarımızı da diğer insanlarla paylaşmalı, hatta tartışmalıyız. İşte bu nedenle birkaç gün önce okuduğum ve beni derinden sarsan bir haberi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Belki haberi sizler de okumuşsunuzdur. Ama okumamış olanlar için haberi özetlemek istiyorum. Aslında bu yeni bir olay değilmiş. Fakat ben sosyal medyada yeni gördüm ve dehşete düştüm. 1979 yılında Marina Abramovic adındaki bir kadın performans sanatçısı Rhythm 0 adını verdiği bir gösteride, 6 saat boyunca sahnede hareketsiz durmuş. Masanın üzerine ise seyircilerin isteğine göre kullanılmak üzere çeşitli malzemeler konmuş. Yani çiçek ve kekten zincir ve bıçağa kadar her türlü eşya varmış masanın üzerinde. Aslında sanatçının amacı kendini yaşayan bir sanat eseri olarak göstermekmiş. Ama gösteri istemeden toplumsal deneye dönüşmüş.

Gösterinin başında insanlar nazik ve iyi niyetliymiş. Kimisi kadına gül vermiş, kimi saçını okşamış, kimi de ona kek yedirmiş. Ama zaman geçtikçe seyircilerin tavrı da değişmeye başlamış. Biri kadına tokat attıktan sonra kadın tepki vermeyince daha sert vurmaya başlamış. Sonunda taciz ve bıçaklama da dahil olmak üzere kadına fiziksel zarar vermeye başlamışlar. Hatta tecavüz etmeye kalkanlar olmuş. Kadının sonunda ağlamaya başlaması bile bu vahşi kalabalığı durdurmamış. Sonunda birkaç kişi duruma müdahale edip onları durdurmuş. Seyircilerden bir kadın bu sanatçının gözyaşlarını silip kanayan yaralarını kapatmış ve kıyafetlerini geri giydirmiş. 6 saat sonunda kadın hareket etmeye başlayınca bu vahşi kalabalık oradan kaçışmış.

Bu haber beni dehşete düşürdü. Bu Milgram deneyinden bile kötüydü (internette Milgram deneyi diye ararsanız bununla ilgili sayısız kaynağa ulaşabilirsiniz). Bunu okuduğumda kendi kendime sürekli olarak "Neden?" diye sordum. Bir insan neden kendine hiç zarar vermemiş ve asla vermeyecek olan bir insanı bilerek, isteyerek incitir? Bunun altında yatan dürtü nedir? Konuştuğum birkaç kişi bana "ezilmişlik" diye cevap verdi. Hayatı boyunca ezilmiş insanlar hıncını, kendine asla zarar vermeyeceğinden emin olduğu birinden çıkarıyormuş. Benim de aklıma başka sebep gelmiyor. Bu cevap yeterince tatmin edici görünüyor. Ama çok üzücü, çok acı tabii. Yani demek ki, polis, devlet, hukuk, vb. gibi şu an yaşadığımız toplum düzenindeki baskılayıcı unsurlar olmasa durumumuz Hollywood filmlerini aratmayacak vahşet düzeyinde olacak.

Bu durumda ikinci soruyu sormak durumundayım: İnsanın doğası temelde kötü mü? Buna bilimsel olarak kesin bir cevap vermek zor elbet. Ama sadece bu örneğe baktığımızda "Hayır" cevabı vermek pek mümkün görünmüyor. Bu durumda insanları kötülük yapmaktan alıkoymak sadece ceza sistemi ile mi mümkün?

Evet, hukuk ve ceza sistemi bu insanları kötülük yapmaktan alıkoyuyor. Ama ya bu sistemin yetersiz kaldığı durumlarda ne olacak? O zaman savunmasız insanlar bu vahşilerin insafına mı kalacak? Evet, öyle görünüyor. Ama ben eğitime gerçekten inanıyorum. Küçük yaştan itibaren huzurlu ve sevgi dolu ortamlarda yaşayan insanların şiddet duygusunun törpüleneceğine inanıyorum. Bunu toplumsal olarak nasıl yaparız, bilemiyorum. Ama bireysel olarak önce kendimizi tanımamız gerektiğini düşünüyorum. İçimizdeki karanlığı tanımadan yok edemeyeceğimize inanıyorum. Bunu yok etmeden de ne iyi anne, baba, ne iyi öğretmen, ne de sağlıklı bir birey olmamız mümkün görünüyor. Bunu nasıl yaparız? İşte onu bilemem. Buna verilecek kesin bir formülüm yok.

Belki öncekiler kadar önemli ve sorulması gereken son bir soru grubum daha var: Neden buradaki daha vicdanlı insanlar kadın yaralanıncaya ve ağlayıncaya kadar beklemiş? Tepki göstermekten mi korkmuşlar? Kalabalık kendilerine de zarar verir endişesiyle mi beklemişler? Böyle olduğunu varsayıyorum. Peki, korkularını aşmalarına sebep olan nedir? Kadının ağlaması mı, kalabalığın daha da vahşileşip kabul edilemez davranışlarda bulunması mı? Peki, kabul edilemez davranışlar nelerdir? Hangisi kabul edilebilir? Daha en başta atılan tokat kabul edilebilir mi mesela?

İşte burada sorun daha da karmaşıklaşıyor. Ne zaman, neye tepki gösteriyoruz? Ne zaman tepki göstermeliyiz? Hangi tepkimizden ya da tepkisizliğimizden sorumluyuz? Çevremizde her gün olan biten toplumsal ve/veya bireysel olaylardan hangisine/hangilerine tepkisiziz? Tepkisizliğimizde haklı mıyız? Korkmakta haklı mıyız? Korkumuz nedeniyle kimler, ne şekilde zarar görüyor olabilir? İşte bu noktada tıkanıyorum.

Sizlere ve kendime sorular sordum. Cevapları ben de bilmiyorum. Ama üzerinde düşünmek gerektiğine inanıyorum...

12 Kasım 2017 Pazar

Kendime Ait Odamdaki Düşüncelerim (Virginia Woolf'un anısına saygıyla...)

Virginia Woolf'un kadın ve yazma (özellikle kurmaca ve edebiyat konusunda) üzerine yaptığı konuşmalar esas alınarak "Kendine Ait Bir Oda" adlı kitap oluşturulmuş. Woolf'un bu kitabı şu görüş üzerine kurulmuş: "Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır."

Woolf erkeklerin sık sık kadınlara yönelttiği "Madem bizler kadar iyiydiniz, o zaman neden sizlerden Shakespeare gibi bir dahi çıkmadı?" sorusuna kitabın birkaç yerinde Shakespeare'in kendisi gibi yetenekli bir kız kardeşi olduğunu kurgulayıp onun hayali yaşam öyküsünü sunarak cevap veriyor. Bu kurguya göre Shakespeare'in kız kardeşi, ailesine karşı çıkarak, hatta sonunda evden kaçarak tıpkı ağabeyi gibi tiyatrolarda iş bulmaya çalışıyor. Ama alay ediliyor, hor görülüyor ve aşağılanıyor. Yeteneğini hiçbir şekilde gösteremeyince de sonunda intihar ediyor...

Woolf kadınların ezilmişliğini ve engellenmişliğini çeşitli örnekler vererek anlatıyor. "On altıncı yüzyılda büyük bir yetenekle doğan her kadın mutlaka delirirdi, kendini vururdu, ya da köyün dışındaki ıssız bir kulübede geçirirdi hayatının son günlerini, yarı cadı yarı büyücü sanılır, korkulur ve alay edilirdi." diyor. Ama yine de erkeklerden nefret etmenin ya da yaltaklanmanın anlamsızlığını vurguluyor. "Bana verecek bir şeyi yok onların." diye açıklıyor bu görüşünü.

Bugün, Virginia Woolf'un yaşadığı dönemden yaklaşık yüzyıl sonra, onun yaşadığı coğrafyadan oldukça uzakta, daha Doğu'daki bir ülkede, kendi maaşı (parası) olan ben, bir akademisyen olarak kendime ait bir odada, Woolf'u, kendimi ve diğer kadınları düşünüyorum. Düşünüyorum ve bu satırları yazıyorum. Virginia Woolf'un yaşadığı dönemde kızların üniversitede okuyamadığını düşünüyorum. Böyle bir toplumdan Virginia Woolf'un çıktığını düşünüyorum. Onun yaşadığı dönemden yaklaşık yüzyıl sonra, bir Batı ülkesi olmayan Türkiye'de, aşağılanmadan, hor görülmeden, bir öğretim üyesi olarak çalıştığımı düşünüyorum. Kendi ülkemde töre cinayetlerine kurban giden kadınları düşünüyorum. Çocuk yaşta gelin olan kızları düşünüyorum. Ben bu saydığım kadınların hepsinden daha şanslıydım diye düşünüyorum. Sonra da şunu düşünüyorum: Belki de cinayete kurban giden bu kadınlardan birilerine benim elime geçen şans verilseydi benden çok daha iyi şeyler yaparlardı. Belki de Shakespeare'in ruh ikizi olan büyük bir deha, kıskanç bir koca tarafından öldürüldü ve hiçbirimiz onu tanımadık bile diye düşünüyorum. Kendime ait odamda bunları düşünüyorum ve isyan ediyorum...

İsyan ediyorum, çünkü modayı düşünüyorum, erkeklere güzel görünüp bir koca bularak hayatını kurtarmak isteyen kadınlar için sunulan kozmetik ürünleri düşünüyorum, yaşlandıkça güzelliğini kaybeden kadınların girdiği depresyonu gidermek için yaptırdıkları estetik ameliyatları, botoksları ve tüm erkek kapaklama odaklı faaliyetleri düşünüyorum. Sonra aklıma yine Shakespeare'in ruh ikizi olan ve öldürülen hayali kızı düşünüyorum. Düşündükçe isyan ediyorum...

Sonra isyanım bitiyor. Ben ne yapabilirim diye düşünüyorum. En azından Virginia Woolf'un bizlere öğütlerini diğer insanlarla paylaşabilirim diye düşünüyorum. Onun "Size kesinlikle kurmacayla sınırlı kalın demiyorum. Beni hoşnut etmek isterseniz - ve benim gibi binlerce kişi var - gezi ve serüven kitapları, araştırma ve ilim kitapları, tarih ve biyografi, eleştiri ve felsefe ve bilim kitapları yazarsınız." öğüdünü dinliyorum ve bu yazıyı yazıyorum.

"Önemli olan yazmak istediğinizi yazmanızdır; çağlar boyunca mı birkaç saatliğine mi önemi olacağını kimse bilemez. Ama elinde gümüş bir kupa tutan bir okul müdürüne ya da kolunun altında ölçü çubuğuyla bir profesöre saygıdan dolayı hayalinizin başından bir tel saç, renginden bir ton feda etmek, en iğrenç ihanettir. Bununla kıyaslandığında, servetin ve iffetin feda edilmesi - ki bir zamanlar insanın başına gelebilecek en büyük felaket denirdi buna - pire ısırığı kadar kalır." dediği satırları özellikle paylaşmak istiyorum. Şimdilik en azından bunu yapabiliyorum...

Alıntılar, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından İlknur Özdemir'in çevirisi olan Virginia Woolf'un "Kendine Ait Bir Oda" adlı kitabından yapılmıştır.

Kime aşık olup kime olmayacağımızı belirleyen medya

Bugün birkaç farklı gazetenin başlığı dikkatimi çekti: "Gizli aşk skandalı! Hakim, kocasından boşadığı kadına aşık oldu" Sonra yazının içeriğini okudum. Habere göre, Kayseri'de bir hakim, bir boşanma davasında kocaya 6 ay uzaklaştırma vermiş, sonra da kadınla aşk yaşamaya başlamış. Eşi bir gün hakimi ve karısını (haberden henüz boşanmanın gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamıyoruz, ama başlığa göre gerçekleşmiş gibi) parkta yakalayınca ikisini de bıçaklamış ve tutuklanmış, hakim de açığa alınmış. Haberi birkaç kaynaktan okudum. Haber aynı başlıkta ve farklı cümlelerle olsa bile aynı içerikte sunulmuş.

Haberin bu şekilde, bu başlıkla sunulması beni çok rahatsız etti. Nedenlerini sıralıyorum:

  • Gazeteler, hakimin kocasından boşadığı kadınla aşk yaşamasını, bir erkeğin boşandığı kadını ve onun sevgilisini bıçaklamasından daha büyük bir skandal olarak değerlendirmiş.
  • Hakimin bu kadınla aşk yaşaması toplumda etik olmayan bir durum olarak değerlendirilse bile (ben de öyle değerlendiriyorum) bir gazeteci bu durumu tarafsız bir şekilde sunmalı. Şöyle bir başlık bence daha isabetli olurdu: "Boşandığı karısıyla onları boşayan hakimi birlikte yakalayınca ikisini de bıçakladı!" En azından durumu yargısız ve tarafsız bir biçimde ortaya koymuş olurdu.
  • Bu haberin sunuluş şekli ve haber başlığı, toplumdaki en büyük sorunların belki de başında olan kadın cinayetlerinin sıradanlaştığının ve bir gazete haberinin bunu, kimin kiminle aşk yaşama hakkı olduğunu belirleme hakkını kendinde gördüğünün açık kanıtıdır.

Elbette bazı meslekleri icra eden insanlar, sorumlulukları gereği, yaşadıkları ilişkilere dikkat etmelidirler. Elbette, bir öğretmen not verme ve kaderini tayin etme hakkını elinde tuttuğu öğrencisiyle aşk yaşamamalıdır. Elbette bir hakim, boşanma kararı verdikten sonra boşadığı kadınla aşk yaşamamalıdır. Çünkü bu tür ilişkiler suistimale açıktır. Elbette bu insanlar yaşadıkları sorumsuz ilişkilerin bedelini ödemelidir. Ama bu haberin sunuluş şekli de gazetecinin sorumluluğundadır.

Bana göre bir gazeteci kendinde, kimin kiminle aşk yaşama hakkı olduğu kararını verme hakkını görmeden önce sorumluluklarını gözden geçirmelidir. Bu sorumlulukların başında da toplumun yarası olan "kadın cinayetleri" gibi hassas konularla ilgili haberlerin sunuluş şekli olmalıdır.