1 Eylül 2025 Pazartesi

Medya, Sosyal Medya ve Bilimsel Okuryazarlık: Zeytin Ağacı Taşınır mı?

Son günlerde medyada ve sosyal medyada sıkça tartışılan bir konu gündeme geldi: maden ocakları için zeytin ağaçlarının taşınması. Gerçekten böyle bir plan var mı, kesin olarak bilmiyoruz. Ancak bazı bilim insanlarının ve medyatik figürlerin “zeytin ağacı taşınabilir” diyerek bu fikri desteklemesi dikkat çekici. Çünkü bu tür söylemler, yalnızca teknik bir tartışma değil; bilimsel bilginin nasıl aktarıldığını, toplumun nasıl yönlendirildiğini ve bilimsel okuryazarlığın neden hayati olduğunu gözler önüne seriyor. İşte bu nedenle ben de konuyu daha iyi anlamak için bilimsel araştırmaları taradım ve bulduklarımı burada paylaşmak istiyorum.

Zeytin Ağacı Taşınır mı?

Zeytin ağacının taşınması teknik olarak mümkün, ama bunun gerçekleşmesi için hangi koşullar gerekli? Bilimsel araştırmalar bu konuda bize ne söylüyor?

Fizyolojik Stres

Olgun zeytin ağaçlarının yer değiştirmesini sahada izleyen bir çalışmanın sonuçlarına göre, nakledilen ağaçların yaprak fotosentezi ve terleme oranları yerli ağaçlara göre yaklaşık %50 daha düşük; kök nişasta içeriği (bitkinin enerji deposu) ise yaklaşık %80 daha düşük kalmıştır. Bu etkiler ikinci yıl da sürmüştür (Dror et al., 2020).

Fidan/Bitki Büyüklüğü

Florida’da iki lokasyonda yürütülen 2 yıllık deney sonuçları ise küçük fidan nakillerinin, büyük nakillere göre daha yüksek büyüme oranları sergilediğini ve ağaç yüksekliği ile gövde kesit alanı arasındaki farkların zamanla azaldığını göstermiştir. Büyük fidan nakillerinde, birincil dalların sayısında önemli bir azalma görülerek, daha fazla nakil stresi gözlenmiştir (Clavijo-Herrera et al., 2025).

Hangi Koşullarda Başarı Şansı Artar?

Zeytin ağaçlarını nakletmek için gerekli koşulları inceleyelim:

Zamanlama ve Stres Azaltma

Yukarıda alıntıladığım saha çalışmaları, nakil sonrası ikinci yıla uzayan bir stres penceresi göstermektedir. Bu nedenle (i) mümkün olduğunca küçük/orta boy materyal, (ii) kökün maksimum korunması, (iii) sulama–besleme rejiminin iyi kurgulanması çok önemlidir.

Kök-Toprak Ortaklığı

Sağlıklı ve sağlam zeytin fidelerinin üretimi için mikrobiyal uyum, dolayısıyla toprak uyumunun da önemine işaret etmektedir (Wu et al., 2022). Nakil başarısı ve ağaçların yerleşmesi, çoğaltma, üretim, hasat, nakliye, iş sahasında bakım, nakil teknikleri ve bakım sonrası gibi bir dizi olaya bağlıdır. Bu süreçteki herhangi bir adımda doğru uygulamaların takip edilmemesi, nakil başarısını ve yerleşmeyi tehlikeye atacaktır (Struve, 2009).

Taşımanın Çevresel Maliyetleri

Her organizma gibi ağaçlar ve elbette zeytin ağaçları da çeşitli koşullarda yetişebilir ve habitatındaki diğer canlılarla etkileşim içindedir. Bunların taşınmasının bulundukları habitatı da etkileyebileceğini düşünmek gerekmektedir. Biraz da bunları inceleyelim:

Biyolojik Çeşitlilik

Akdeniz zeytinlikleri yalnızca tarım alanı değil, orkideler, tozlayıcılar ve kuşlar için önemli yaşam alanlarıdır. Örneğin, Akdeniz zeytinliklerinin çeşitli karasal orkide topluluklarının korunmasına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu gösteren ve geleneksel yönetim uygulamalarının önemini vurgulayan (Fekete et al., 2023) ve zeytin ağaçları öncelikle rüzgarla tozlaştığı için tozlaşan böceklerin korunmasına katkıda bulunabileceğine işaret eden (Dellapiana et al., 2025) çalışmalar bulunmaktadır.

Toprak, Erozyon ve Karbon

Buradaki temel sorun sadece ağaçların taşınması değil, aynı zamanda toprak yönetimidir. Eğer zeytin ağaçları taşınıp alan boşaltılırsa, özellikle eğimli arazilerde toprak örtüsü azalabilir. Bu durum erozyonun hızlanmasına yol açabilir (Gómez et al., 2014). Özetle, ağacın taşınması teknik olarak mümkün olmakla birlikte, erozyon riski nedeniyle toprak ve çevre bütünlüğü kaybını göze almak ciddiye alınması gereken bir bilgi eksikliğidir.

Özetle, bir alanı “ağaçları taşıyarak” boşaltmak, yalnız tekil ağaç kaybı değil; aynı zamanda habitattaki besin ağlarının kopması, toprak/karbon denge kayıpları ve kültürel ve/veya peyzaj zararları anlamına gelir. Bu, naklin teknik başarısından ayrı ve daha büyük bir risk havuzudur.

Toplumsal/Ekonomik Maliyetler

Ekosistem Hizmetleri

Yüzyıllar boyunca, zeytin ağaçları Akdeniz manzaralarının hikayesini anlatan tek kültür bitkisidir. Taş anıtlar gibi, bu yeşil anıtlar da gerçek bir Akdeniz doğal ve kültürel mirasını temsil etmektedir (Schicchi et al., 2021).

Ekonomik Boyut  

Zeytin ağaçlarının hastalık nedeniyle kesilmesi durumunda, verim, üretim, karlılık, ihracat ve istihdamda düşüş, ithalatta ise artış olduğu gözlenmiştir (Gianluigi et al., 2021). Bu durum, zeytin ağaçlarının kesilmesinin ya da o bölgeden taşınmasının o yörenin ve ülkenin ekonomisi açısından da maliyetini gözler önüne sermektedir.

Sonuç

Bu bilgileri naçizane araştırmalarım sonucunda derledim. Hepsi hakemli dergilerde yayımlanmış, bilimsel güvenilirliği olan çalışmalara dayanmaktadır. Elbette konunun uzmanları burada aktardığımdan çok daha ayrıntılı bilgiler sunacaktır.

Bu çerçevede açıkça görülüyor ki, zeytin ağacının bir eşya gibi bir yerden başka bir yere taşınabileceğini iddia etmek bilimsel okuryazarlıkla bağdaşmaz. Ağacın taşınması teknik olarak mümkündür. Ancak bu, erozyon riski, biyolojik çeşitliliğin kaybı, karbon dengesi ve kültürel mirasın zedelenmesi gibi çok boyutlu sonuçları beraberinde getirir. Dahası, bu tür müdahaleler yalnızca biyolojik değil; aynı zamanda çiftçinin geçimi, toplumun kültürel belleği ve ülkenin ekonomik sürdürülebilirliği ile ilgilidir.

“Senin cahilliğin benim yaşamımı etkiliyor” diye halkı azarlayan bir bilim insanının bu açıklamayı yapmasını anlamak mümkün değildir. Yer bilimlerinde profesör olan bu bilim insanının bu ekolojik bilgilere sahip olmaması pek olası görünmemektedir. Ama bunu bu kadar kolay söyleyebilmesi, hangi gerekçeyle açıklanabilir sorusunu akla getiriyor.

Zeytin ağacının, mobilya misali taşınabileceğini iddia eden gazetecilere ise söyleyebileceğimiz tek şey var: Lütfen, bilmediğiniz konularda yorum yapmak yerine tarım, ormancılık, doğa bilimleri gibi alanlarda ve ilgili konularda uzmanlaşmış kişilerin verdiği bilgileri duyurun. Her mikrofonu eline alan istediği gibi konuşma hakkına sahip değildir. Lütfen, gazeteci sorumluluğuyla hareket edin. Bilimsel ve toplumun geleceğini ilgilendiren konularda kanıtlara dayanarak konuşmak gerekir.

Kaynakça

Clavijo-Herrera, J., Thetford, M., Williamson, J., Mulvaney, M. J., Rossi, L., & Sarkhosh, A. (2025). Adaptation and Early Establishment of Olive Trees (Olea europaea L.) under the Humid Subtropical Climate of the Southeastern United States. HortScience60(8), 1379-1388. https://doi.org/10.21273/HORTSCI18660-25

Dellapiana, M., Bagnoni, V., Buonafede, L., Caselli, A., Marini, S., Picchi, M. S., ... & Moonen, A. C. (2025). Biodiversity-Friendly Management in Olive Groves Supports Pollinator Conservation in a Mediterranean Terraced Landscape. Insects16(2), https://doi.org/10.3390/insects16020198

Dror, D., Weitzman, G., Rog, I., Kafri-Amit, T., & Klein, T. (2020). Physiological effects of mature tree transplanting characterize the roles of the soil-root interface in the field. Agricultural and Forest Meteorology295, https://doi.org/10.1016/j.agrformet.2020.108192

Fekete, R., Vincze, O., Süveges, K., Bak, H., Malkócs, T., Löki, V., ... & Molnár, A. (2023). The role of olive groves in the conservation of Mediterranean orchids. Global Ecology and Conservation44, https://doi.org/10.1016/j.gecco.2023.e02490

Gianluigi, C., Michele, D., Khaled, D., Michel, F., Vincenzo, F., Gaetano, L., ... & Thaer, Y. (2021). Potential socio-economic impact of Xylella fastidiosa in the Near East and North Africa (NENA): Risk of introduction and spread, risk perception and socio-economic effects. New Medit20(2), 27-52. https://dx.doi.org/10.30682/nm2102c

Gómez, J. A., Infante-Amate, J., González de Molina, M., Vanwalleghem, T., Taguas, E. V., & Lorite, I. (2014). Olive cultivation, its impact on soil erosion and its progression into yield impacts in Southern Spain in the past as a key to a future of increasing climate uncertainty. Agriculture4(2), 170-198. https://doi.org/10.3390/agriculture4020170

Schicchi, R., Speciale, C., Amato, F., Bazan, G., Di Noto, G., Marino, P., ... & Geraci, A. (2021). The monumental olive trees as biocultural heritage of Mediterranean landscapes: The case study of Sicily. Sustainability13(12), https://doi.org/10.3390/su13126767

Struve, D. K. (2009). Tree establishment: A review of some of the factors affecting transplant survival and establishment. Arboriculture & Urban Forestry (AUF)35(1), 10-13. https://doi.org/10.48044/jauf.2009.003

Wu, T., Pan, L., Zipori, I., Mao, J., Li, R., Li, Y., ... & Chen, H. (2022). Arbuscular mycorrhizal fungi enhanced the growth, phosphorus uptake and Pht expression of olive (Olea europaea L.) plantlets. PeerJhttps://doi.org/10.7717/peerj.13813

 



28 Ağustos 2025 Perşembe

Never Let Me Go Film Analizi

Mark Romanek’in yönetmenliğini yaptığı, Keira Knightley, Carey Mulligan ve Andrew Garfield’ın başrolleri paylaştığı 2010 yapımı bu filmi yakın zamanda izledim. Film, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir temayı işliyor: yaşam hakkı. Bunu da şu temel soruyla ele alıyor: Bazı insanların hayatı diğerlerinkinden daha mı değerli?

Film, bu üç çocuğun diğerleriyle birlikte yatılı bir okulda eğitim gördükleri dönemde başlıyor. Zamanla onların burada bulunma amacının farklı olduğunu öğreniyoruz: Bu çocuklar, başka insanların klonları olarak yetiştirilmiş ve ileride hastalık, kaza ya da yaşlılık nedeniyle organa ihtiyaç duyan “orijinaller” için donör olmaya hazırlanıyorlar. Peki o halde neden eğitim veriliyor? Filmde bu, çocukların ruhları olup olmadığını araştırmakla açıklanıyor. Ama bana göre asıl amaç, onların donör olma durumunu zamanla içselleştirmelerini sağlamak. Böylece sahip oldukları insan haklarını sorgulamamalarını, kendilerini yalnızca yedek parça olarak görmelerini kolaylaştırmak.

Yetişkin olduklarında bu çocuklar, ömürlerini sadece birkaç yıl daha uzatabilmek için çaresizce yollar arıyor ve sistemin kendilerine bir çıkış sunmasını umutsuzca bekliyorlar. Aşk bile onlar için doğal bir duygu olmaktan çıkıyor; ruhlarının varlığını kanıtlama aracına dönüşüyor. “Orijinaller” ise onların bu çırpınışlarına sessiz kalıyor, çünkü bu ayrıcalık onların da işine geliyor. Hiç kimse, kanser ya da kaza gibi sebeplerle erken ve acı dolu ölümlerin yaşandığı eski günlere geri dönmek istemiyor.

Bu film bana fazla kurgusal gelmedi. Klon üretimi bugün etik kurallar ve yasalarla engellenmiş olsa da, bazı insanların yaşamını diğerlerininkinden daha değerli gören bir düzen içinde yaşamadığımızı kim iddia edebilir? Ayrıcalıklı azınlık, sahip olduğu rahatlıktan vazgeçmek istemiyor. Ama bu düzenin mağduru olan pek çok insan da çoğu zaman suskun kalıyor. Çünkü bizler, yaşamımıza anlam katmaktan çok ömrümüzü uzatmayı ya da daha konforlu yaşamayı önemsiyoruz. Bu nedenle başkalarının acılarına kolayca kayıtsız kalabiliyoruz. Filmin klonlara yapılan haksızlığı “orijinaller”in görmezden gelmesi, bana günümüzdeki benzer adaletsizlikleri hatırlattı. Örneğin, Filistin’de yaşananlara karşı dünyanın sessizliği, çıkarlar uğruna masum hayatların hiçe sayılması, bu filmdeki alegoriden hiç de farklı değil.

Adaletsizlikleri yalnızca insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlı düşünmemek gerekir. Bunu bir adım öteye taşıyarak hayvanlara ve doğaya uyguladığımız şiddeti de hatırlamalıyız. Motorlu araçlar icat edilmeden önce hayvanları yük taşımak ya da tarımda çalıştırmak için kullandık; tıp araştırmalarında denek yaptık. Onların yaşam hakkını kendi çıkarlarımız uğruna hep ikinci plana attık. Sırf eğlence olsun diye dövüştürdük, gösterilerde sahneye çıkardık. Burada vejetaryen ya da vegan olma savunusu yapmıyorum. Doğada tüm canlılar enerji ihtiyacı için birbirini avlar. Ama biz insanları diğerlerinden ayıran şey, tartışmasız biçimde kitlesel yok oluşlara sebep olan tek tür olmamızdır.

Filmle ilişkili olarak hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Yaşayıp ölecek olana karar verme hakkını kim kendinde görebilir? Bu soru yalnızca kurgusal klonlara değil, aslında hepimize yöneltilmiş. Never Let Me Go, böylece sadece distopik bir hikâye anlatmakla kalmıyor; izleyicisini kendi etik değerleriyle yüzleşmeye çağıran bir ayna görevi görüyor.


Görsel ChatGPT tarafından üretilmiştir.

25 Nisan 2025 Cuma

Deprem ve Uzmanlık

Deprem

23 Nisan 2025 tarihinde öğlen saatlerinde bir depremle tüm İstanbul sarsıldı. O gün öncü ve artçı birçok deprem daha olmuş. Ama ben diğerlerini hissetmedim. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi tarafından 23.04.2025 tarihinde 12:49:09 saati itibarı ile bildirilen 6.1 büyüklüğündeki ve 13.1 km derinliğindeki depremi hissettim. Hissettiğim anda banyoda elimi yıkıyordum. Deprem ülkesinde yaşadığımız için bunun çok yıkıcı bir deprem olmadığını anlamam zor olmadı. Ben de elimi yıkamaya devam ettim. Elimi kurulayıp çıktığımda eşim ve oğlumun dışarı çıkıp çıkmamamız gerektiği sorusuna isterlerse kendilerinin çıkabileceğini söyledim. 

Evden çıkmak istemememin birkaç sebebi var. Bunların hepsine burada değinmeyeceğim. Ama bunlardan en önemlisi, büyük bir deprem olmadığını anlamış olmamdı. Eşim ve oğlum da benimle aynı fikirde olmuş olmalılar ki, onlar da çıkmadı. Böylece haberleri takip edip depremle ilgili bilgi sahibi olmaya karar verdik. Ama ne yazık ki, uzmanların verdiği bilgiler her zamanki gibi, bundan sonra ne olacağı ile ilgili bir kesinlik içermiyordu. 

Uzmanlığım gereği, bilimsel bilginin nasıl oluştuğu, nasıl geliştiği ve verilerin yeterli olmadığı durumda uzmanların her konuda görüş birliğini sağlayamaması hakkında bilgim olduğu için bilimdeki belirsizlik beni diğer insanlar kadar rahatsız etmiyor. Ama beni rahatsız eden, toplum olarak bazı konuları hala anlayamamış olmamız. Bilimsel okuryazar olmayan bir toplumda benim gibi fen eğitimcilerinin gereken yerde bazı açıklamalar yapması gerektiğini düşünüyorum.

Bilimde Belirsizlik

Açıklamak istediğim ilk konu, bilimde neden belirsizlik olduğu konusu. Bilimsel bilgi verilere dayanır, ancak deprem ve hava durumu gibi olaylar, Newton mekaniği gibi kesin formüllerle açıklanamaz. Bir cisme uygulanan kuvvetin hız ve açısını formülde yerine koyup onun ne zaman, nereye düşeceğini hesaplayabiliriz. Ama yarın Ankara’da yağmur bekleniyor diyen meteoroloji tahmini ya da yakın zamanda İstanbul’da 7.0 ya da daha büyük bir deprem bekleniyor gibi yer bilimcilerin tahminleri bir kesinlik içermez. Çünkü bu bilim dallarında kolaylıkla formüle dökülebilecek yöntem ve teknikler henüz geliştirilemedi. 

Bununla ilgili bilgilendirici bir videoyu sizinle paylaşmak istiyorum: 

Bilimdeki belirsizlik kavramından bihaber bir spiker haber programına bağlanan bir yer bilimci profesöre şu soruyu sordu: “Deprem bilimsel bir olgu değil mi? Neden uzmanlar bu konuda bir görüş birliğine sahip değil.” İşte bu soruyu sıkça duyduğum için bu blog yazısını yazma ihtiyacı duydum.

Uzmanlık 

Beni rahatsız eden başka bir unsur da sosyal medyada sıkça yer bilimleri uzmanlarının karşılaştırılması sırasındaki bilgisizlik. Jeolog ve jeofizikçi olmayan birçok insan sosyal medyada ideolojik önyargıları ya da başka öznel bakış açılarıyla yer bilimcileri birbiriyle karşılaştırıp hangisini dinlememiz gerektiğine karar vermeye çalışıyor.

Bilimsel bir kaynak olan uzman görüşü elbette bizim gibi, konunun uzmanı olmayan insanlar tarafından değerlendirmeye alınması gereken bir ölçüt. Ama bu uzmanlığı hangi ölçüte göre değerlendireceğimiz de bir o kadar önemli. Yapay zekaya bunu soranlar olmuş. Bu bence iyi bir fikir. Ama yapay zekâya doğru soruları sormazsak ondan da yeterli bilgi alamayız. Çünkü yapay zekâ, yalnızca bizim verdiğimiz girdiler kadar isabetli yanıtlar üretebilir.

Akademisyen olan bir X kullanıcısı, ChatGPT'den iki medyatik yer bilimci profesörünü kurumu, uzmanlık alanı, toplam yayın ve atıf sayısı, h-indeksi ve jeolojik camiadaki saygınlık gibi önemli bazı ölçütler açısından karşılaştırmasını istemiş. ChatGPT bu ölçütlere göre karşılaştırmayı eksiksiz yapmış. Ama bence bu ölçütlerde iki önemli sorun var:

  1. İkisi de emekli ya da artık aktif olarak bilimsel araştırma yapmayan ve medyatik olan bu iki yer bilimcinin karşılaştırmasını yetersiz buluyorum. Bu iki yer bilimci dışında medyada açıklama yapan, fakat pek medyatik olmayan yer bilimcileri de bu karşılaştırmaya dahil etmek gerektiğini düşünüyorum. Örneğin, Cenk Yaltırak bu uzmanlardan biri. Bilim iletişimi amaçlı yaptığı açıklamalar medyada yer aldığı halde, çok medyatik bir figür değil ve toplumda çok bilinmiyor.
  2. Bu hocamızın X hesabında paylaştığı bu ölçütler, akademisyen olmayan insanların anlayabileceği kavramlar değil. Örneğin, h-indeksinin ne olduğunu çoğu insan bilmez.

Bu bakış açısıyla, ben de ChatGPT-4o'dan, medyadaki açıklamalarından bildiğim 5 farklı yer bilimcinin bilimsel yaklaşımları, veri temelli açıklamaları, medyadaki görünürlüğü ve genel yaklaşımları açısından karşılaştırmasını istedim. Aşağıdaki tabloyu bu yönergelerim doğrultusunda oluşturdu.


Bu tablo, tarafımdan belirlenen ölçütler doğrultusunda ChatGPT-4o aracılığıyla oluşturulmuştur. Buradaki ölçütler geliştirilebilir ve farklı uzmanların eklenmesiyle daha geniş kapsamlı karşılaştırmalar yapılabilir. Ben bu tabloyu sadece bir örnek teşkil etmesi amacıyla burada paylaşmak istedim. Toplum olarak bilimsel okuryazarlığımızı arttırıp bilimsel bilgiye ulaşma konusunda daha istekli olmamızın hepsinden öncelikli bir özellik olması gerektiğini de ayrıca vurgulamak istiyorum.

Elbette insanların deprem korkusu ve hayatta kalma isteği gibi psikolojik nedenlerle önyargılı ve panik halindeki paylaşımlarının bilimsel okuryazarlık gereklerinin önünde bir engel olduğunun da farkındayım. Ama bu başka bir konu ve başka bir yazının kapsamında ele alınmalı.