11 Aralık 2019 Çarşamba

Sosyal medya ve kendimizi ifade etme

Sosyal medyayı günümüzde neredeyse herkes kullanıyor, ama nedense çoğunluk da kötülüyor. "Telefonunu bırak, çevrendeki insanlarla ilgilen." ya da "Sosyal medyada paylaşım yapmak yerine arkadaşlarınla buluş." tarzı öğütlere yine ironik bir şekilde sosyal medyada sıkça rastlıyoruz. Sosyal medyadaki tehlikeli ilişkiler ve bilgilerimizi ele geçirmeye çalışan kötücül güçler de sıkça vurgulanan olumsuzluklar arasında. Peki, sosyal medya gerçekten kötü bir şey mi?
Sosyal medyadaki ilişkileri hiçbir zaman fazla ciddiye almadım. Bunu hep söylerim. Karşı karşıya oturup konuşmadığımız, buluşup birlikte bir şeyler yiyip içmediğimiz ve ortak faaliyetlere katılmadığımız hiç kimse aslında bizim arkadaşımız değil. Bunun dışında burada yazıştığımız herkes sayfamızdaki birer figür. Gerçekte hiç tanımadığımız, sadece birilerinin burada bize yansıttığı figür. Örneğin, Twitter'da takip ettiğim ve beni takip eden insanların çoğunu tanımıyorum bile. Bu yüzden buradaki ilişkilerin ciddiye alınmaması gerektiğini söyleyenlere tamamen katılıyorum. Ama yine de sosyal medya birçoğumuzun, özellikle de benim hayatımın önemli bir kısmını ve zamanını alıyor.
Instagram sadece fotoğraf paylaşmak için uygun bir platform olduğu için bundan sonra söyleyeceklerim bunu pek kapsamıyor. Facebook ve Twitter ise bilgi ve fikir paylaşımında bulunduğumuz ve kendimizi ifade edebildiğimiz ortamlar (en azından benim için). Bu yüzden aslında bu platformları küçümsemeyi de doğru buluyorum. İşin ironik tarafı, ben dışarıda gerçek dostlarım olarak tanımladığım insanlarla konuşamadığım, paylaşamadığım her şeyi burada paylaşıyorum. Dışarıdaki dostlarımızla aşk, aile ve özel hayatımızla ilgili diğer sırları paylaşabiliriz. Bunlar sosyal medyada paylaşmak için uygun konular değil elbette. Ama buralarda paylaştığım makaleler, muhalif fikirler ve kimsenin dinlemeyeceği film eleştirilerimi günlük hayatta görüştüğüm insanlarla paylaşmaya kalksam belki de tek bir arkadaşım kalmaz. Sosyal medyada ise kimin ne düşündüğünü ve ne diyeceğini umursamaksızın bunların hepsini yapabiliyorum. Şikayetçi olan herhalde beni takibi bırakır düşüncesiyle rahatım. Ama tabii ki paylaştıklarımız konusunda sorumlu davranmalıyız. Bu başka bir konu.
Sosyal medyada siyasi paylaşımların sakıncasını da göz önünde bulundurmak lazım elbette. Ama içinde bulunduğumuz koşullarda siyasi olarak bizi büyük bir sorunla karşı karşıya bırakmayacak bilgi ve paylaşımların birçoğunu çeşitli sebeplerle günlük hayatta yapamıyoruz. Birlikte yemeğe gittiğimiz dostlarımıza son okuduğumuz makaleden ya da çoğu insan için sıkıcı gelebilecek bir konudan ne sıklıkta bahsedebiliriz? Sosyal medyada ise bu anlamda çok özgürüz. Günlük hayatın ve sosyal ilişkilerin genel kurallarına burada maruz değiliz. Çok basit ve tek bir kural var: Ayırımcı ve hakaret içeren paylaşımda bulunmamak. Onun dışındaki paylaşımlarımız için kimse bizi yargılayamaz, yargılamamalı. Ayırımcı ve hakaret içerikli olmayan paylaşımlarımızı kişisel alıp almamak tamamen karşı tarafın inisiyatifinde ve bundan kesinlikle biz sorumlu değiliz.
Sosyal medyanın bir olumlu özelliğinden daha bahsetmek istiyorum: Ben bazı insanların hiç bilmediğim yönlerini sosyal medya sayesinde görüyorum. Bunu bana da söyleyen çok kişi oldu. Hatta beni günlük hayatta pek tanımadığını, sosyal medyadaki paylaşımlarım sayesinde hiç bilmediği özelliklerim olduğunu söyleyen çok insan oldu. Aynı şeyi ben de birçok insan için söyleyebilirim. Elbette bir insanı sadece sosyal medyadaki paylaşımları ile tanımak mümkün değil, ama kişilerin paylaşımları bize onlar hakkında önemli bilgiler veriyor. Bu anlamda sosyal medyanın sadece bilgi ve fikir paylaşımı değil, aynı zamanda yazılı iletişim ve kişiler arası etkileşim açısından da önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Özetle, sosyal medyayı isterseniz sadece fotoğraf paylaşmak, isterseniz chat yapmak, isterseniz de tamamen işinize odaklı paylaşımlar ya da ciddi ve bilgilendirici iletiler paylaşmak için kullanabilirsiniz. Karşınıza çıkan reklamları da kapatıp geçebilirsiniz. Bu bile bir sorun değil bana göre. Yani sorun sosyal medyada değil, bizde ve onu kullanma şeklimizde. Sosyal medyayı kötüleyen paylaşımlar ise tamamen trajikomik bir durum. Hesaplarımızı tamamen kapatma gibi bir seçeneğimiz de her zaman var. Kimse bizi bu platformlarda bulunmaya zorlayamaz.

6 Aralık 2019 Cuma

İdam kimin işine gelir?

Yine bir genç kadın öldürüldü ve yine idam isterük haykırışları hortladı. İdam isteyen bu güruhun aslında adalet değil, intikam istediğini başka bir yazımda zaten belirtmiştim. Bu yazımda ise bu arkadaşların idamın neyi çözeceğini sandıklarını ve aslında idamın kimlerin işine geldiğini tartışacağım.

Kadın cinayetlerinin politik olduğunu aklı başında herkes biliyor, söylüyor. Cinayete kurban giden bu kadınların çoğu eski sevgilisi, eşi ya da hiçbir zaman yüz vermediği bir erkek tarafından öldürülmüş oluyor. "Benim değilsen toprağınsın" diyen, kadını eşya gibi gören, ona seçim ve karar hakkı tanımayan bir zihniyet sonucu bu cinayetlerin işlendiğini hepimiz biliyoruz. Peki, bu cinayetler gerçekten söylendiği gibi, son yıllarda arttı mı? Bununla ilgili bir istatistiğe rastlamadım açıkçası. Ama varsa ve gerçekten bu iddia doğruysa bunun birkaç olası nedeni var: Öncelikli neden, kadının toplumsal hayatta daha fazla yer alması ve kendini kadın karşısında güçsüz hisseden erkeğin buna karşı direnç göstermesidir. Ama bu artışta bir o kadar, belki daha da etkili unsurun siyasilerin tutumu olduğunu düşünüyorum. Bir kadın tecavüze uğradığında ya da öldürüldüğünde katile/tecavüzcüye verilen cezanın gerçekte uygulanamaması, suçlunun birkaç yıl hapis yattıktan sonra aftan yararlanıp çıkması, taciz edilen kadının şikayet etmesine rağmen yeterli güvenlik önlemlerinin alınmaması ve "Onun o saatte orada ne işi vardı?" sorularıyla tecavüzcünün deyim yerindeyse, haklı çıkarılması gibi birçok politik etken bu tecavüzlerin ve cinayetlerin zeminini oluşturmaktadır.

Bu noktada akla şu soru geliyor? İdam cezası geri gelirse caydırıcı olur mu? Bundan daha da öncelikli soru şu: İdam cezası geri gelirse bu tecavüzcü ya da katiller gerçekten idam edilecek mi, yoksa idam aslında başkaları için mi gelecek? Bu tecavüzcülere ve katillere af çıkarken siyasi suçlulara af çıkmaması, bu sorunun cevabının, bu idam savunucularının ön gördüğü şekilde olmayacağını düşündürtüyor. Yani idam geri geldiğinde tecavüzcü katiller değil de, çevreci bir aktivist, terörist yaftasıyla idam edilebilir mi? Böyle bir olasılık var mı? Eğer çok küçük bir olasılık bile varsa hala idamı savunuyor olmak akıl ve ahlakla bağdaşır mı?

Bu konuda akla gelen bir soru daha var: İdam kimin işine gelir? Tecavüzcüyü ve katili ön kapıdan içeri alıp arka kapıdan çıkaran, hatta neredeyse sırtını sıvazlayan zihniyet gerçekten bu tecavüzcüleri ve katilleri asmak istiyor olabilir mi? Yoksa asmak istediği siyasiler mi var? Yani bu idam savunucuları idamı kendi faşizan emelleri için mi geri getirmek istiyorlar? Belki hepsi bunu istemiyor, gerçekten safça azılı katillerin asılacağına, pankart açan gence kimsenin dokunmayacağına inanıyor olan hayalperestler vardır. Peki, bu hayalperestlik mi, aptallık mı? Bence aptallık...

Bu sorulara olumlu yönde net bir cevap veremediği halde toplu halde bu kadar büyük bir kitlenin "idam isterük" diye bağırması toplumda şiddetin hiç de azımsanmayacak ölçüde olduğunu gösteriyor ve bu da beni korkutuyor. Bu kadar çok sayıda insan toplu halde idam isterken ve bunun sonuçlarını düşünmezken gelecek nesillere nasıl bir ülke bırakacağımız konusunda ciddi endişelerim var. Söylediğimiz, yaptığımız, yazdığımız her şeyden sorumlu olduğumuza inanıyorum. İdam sevicilerin bu sorumluluğun farkında olup olmadığını ve söylemlerinin olası sonuçlarını düşünüp düşünmediklerini bilmiyorum. Ama ben kendimi içinde yaşadığım topluma karşı sorumlu hissediyorum. Bu yüzden bu yazıyı yazıyorum. Belki biri benim bu yazımı okur ve kendinden şüpheye düşer ve idamı eskisi kadar ateşli savunmaz. Belki şiddet yanlıları kendinden şüphe ederken biz hümanistler daha kararlı bir şekilde insan hakları, özgürlük ve adalet için daha kararlı bir şekilde konuşuruz. Belki bu kararlılık kelebek etkisi yaratır ve daha güzel bir ülke, daha güzel bir dünya için daha fazla sayıda insan çabalamaya başlar.

Belki birileri benim bu özlemlerimi duyar ve hep birlikte "İdam sadece faşistlerin işine yarar. Oysa insanların asıl istediği özgürlük, barış ve adalettir. Bu ülkeye idam değil, adalet gelsin." diye biz haykırırız. Böylesi daha iyi olmaz mı?

9 Temmuz 2019 Salı

Lümpenliğin sıradanlığı

"Lümpen" terimi çeşitli sözlüklerde şu şekilde tanımlanıyor: Marksçılık akımına göre toplumsal sınıf bilinci olmayan insan. Her ne kadar bu tanım lümpen insanları genel anlamda açıklıyor olsa da örneklendirmenin önemine her zaman inanmış biri olarak, lümpen insanın günlük hayatta nerelerde, nasıl davrandığını, hangi durumlarda karşımıza çıktığını ve hayattaki duruşunu belirtmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda naçizane gözlemlerimi paylaşıp neden bu insanların benim için bu kadar can sıkıcı olduğunu açıklamak istiyorum.

Öncelikle bu insanlarda gözlediğim en temel özellik, yaptıkları işin gerektirdiği görev, sorumluluk ve değerlerden yoksun olmalarıdır. Yaptıkları iş, sahip oldukları meslek, deyim yerindeyse, tesadüfen gerçekleşmiş gibidir. Bu işi ve mesleği asla benimsemiş gibi davranmazlar. Paraya ihtiyaçları kalmadığı zaman o işi yapmak da istemezler. Yani tek motivasyonları para ve bunun gibi materyal bir şeydir. Eğer dikkatli gözlemlerseniz bizim toplumda bu tür insanların her yerde ve her meslek grubunda karşımıza çıkabileceğini görürsünüz. Bu insanlarla temas etmek zorunda kalmak gerçekten insanı canından bezdiren, talihsiz bir durumdur. Çünkü ödül-ceza sistemi olmadan yapmaları gereken işi asla yapmazlar, böyle bir sorumluluk duymazlar.

Bu tür insanlar doktor, öğretmen, mühendis, akademisyen, vb. toplumda üst düzey konumlarda karşımıza çıkabilir. Ama aslında temel düşünce yapıları, komşu teyze ya da değnekçiden çok farklı değildir. Sadece daha iyi imkanlara sahip oldukları için daha iyi bir yere kapağı atmış olmanın kıvancını yaşarlar. Yaptıkları işi asla içselleştirmezler.

Şu tür yorumlara çoğumuz hayatımızda çeşitli dönemlerde denk gelmişizdir: "Sen hala okuyor musun?" ya da "Ne kadar maaş alıyorsun? Bizim falanca bilmem nerede memuriyet bulmuş, senden çok maaş alıyor." Hatta müzisyen bir arkadaşa biri şu soruyu sormuş: "Yakında konserin falan mı var? Yoksa neden çalışıyorsun ki?"

Örnekleri çoğaltmak mümkün, ama gerek yok. Özetle, lümpen biri, yaptığı işin bir insanın aynı zamanda hobisi olması, bir işin aşkla ve tutkuyla yapılması, yaşamın ürettikçe anlam kazanması gibi değerlerden yoksundur. Bu tür insanlarla karşı karşıya geldiğimde "Benim bu insanların arasında ne işim var?" sorusu kaçınılmaz hale geliyor ve arkama bakmadan kaçmak istiyorum.

Bu tür insanlar bizim toplumda çok yaygın olarak karşımıza çıkıyor. Batı toplumlarında bu durum bizdeki kadar vahim değil. Bunun bence en önemli sebebi, bizim feodal toplumdan sanayi toplumuna geçişi başaramamış olmamız. Sanayileşme sürecini tamamlamadan kentlere gelen insanların iş sahibi olmaları ve bu işlerin gerekliliklerini içselleştirememeleri nedeniyle bu sorunu yaşadığımızı düşünüyorum. Bir insanın entelektüel sayılabilmesi için ailesinin en az 3 kuşak boyunca okumuş olması gerektiğini okumuştum bir yerde. Bizim toplumumuzda böyle insanların sayısı çok olmadığı için lümpen kalmış olabiliriz.

Lümpen insan sanata, eğitime harcanan parayı anlamaz; bunu yapanları hadsizce eleştirir. Son model telefon, araba, vb. eşyaya para harcamak gerektiğini düşünür ve daha da kötüsü, materyal bir ödül görmedikçe bir işin yapılması gerekliliğini asla kabul etmez. Etik değerlerden yoksundur. Bu yüzden bu insanlarla çalışmak zorunda kaldığımda strese giriyorum. Onlardan kurtulmak öyle çok kolay da olmuyor, o iş bitene kadar başa bela oluyorlar, insanı yaşamdan soğutuyorlar.

Dilerim bir gün bu toplumdaki lümpen insanların sayısı azalır; çalışmaktan, üretmekten keyif duyan insanların sayısı artar. Klişe bir sloganla "Eğitim şart!" diye bu yazıyı bitirmek mümkün, ama çok doğru değil bence. Çünkü "Evet, eğitim şart. Ama nasıl bir eğitim?" sorusu ister istemez akla geliyor ve bu da öyle çok kolay formüle edilebilecek bir sorunsal değil.

25 Mart 2019 Pazartesi

Erkek zorbalığı

Türkiye'de "cinsel özgürlük" kavramının hala kadınları aşağılamak ile eş değer olduğunu üzülerek görüyorum her defasında. Bir erkek ulu orta yaşadığı tüm cinsel deneyimleri "hoş bir anı" olarak, diğer kadına/kadınlara verebileceği zararları umursamadan anlatabilirken kadınların yaşadığı deneyimleri birer "sır" niteliğinde saklamak zorunda kalması zaten yeterince üzücü bir durumken, bir de bunun üzerine eski sevgililerinden taciz ve/veya tehdit mesajları alan kadınların sayısının fazlalığını gördükçe bu toplumdan tamamen umudumu kesiyorum.
Ben sadece eski eşini ya da sevgilisini döven, öldüren adamlardan söz etmiyorum. Sözde kibar ve özgürlükçü, özde kaba ve zorba erkeklerin tümünden bahsediyorum. Kadını istemediği bir tür ilişkiye sokan ve bunu kabul etmeyince karşısındaki kadına "özgürleşememiş" yaftasıyla yaklaşan ve hayır cevabını asla kabul etmeyen erkeklerin tamamından söz ediyorum. Toplumumuzun erkek egemen yapısı, erkeklere kadınlar üzerinde bir tür egemenlik kurma hakkı tanırken, kadın üzerindeki toplumsal baskı da onu boyun eğmeye meyilli kılıyor. Bu toplum yapısının değişmesi şart. Kimse kimsenin üzerinde hakimiyet kuramaz, kuramamalı. Bu yüzden konuşmalıyız, bu tür zorbalıkları ifşa etmeliyiz.
Beyler, size sesleniyorum: Bir kadın sizinle sizin istediğiniz şekilde ve koşullarda birlikte olmak zorunda değildir. Sizi reddettiğinde bu onun "Kezban" ya da "frijid" olduğunu göstermez, sadece sizi o koşullarda (ya da herhangi bir koşulda) istemediğini gösterir. Aynı şekilde bir kadın sizinle cinsel bir deneyim yaşadığı gibi, bir gün bundan sıkılıp vazgeçebilir. Tıpkı sizin bir gün onu tercih etmeme özgürlüğünüz olduğu gibi, onun da artık sizi tercih etmeme özgürlüğü vardır, buna saygı duyun. Onu eşiyle, işiyle, sosyal çevresiyle ve başka şeylerle tehdit etmeniz onun bir fahişe değil, sizin bir pislik olduğunuzu gösterir.
Hanımlar, size sesleniyorum: Bir erkeği seviyor olmanız onun istediği her şeyi yapmanızı gerektirmiyor. Her zaman hayır deme özgürlüğünüz var. İstemediğiniz, aşağılandığınızı düşündüğünüz ilişkileri yaşamaya devam etmeniz sizi çok "aşık" yapmaz, sadece "bağımlı" yapar, bunu unutmayın. Tıpkı bir erkeğin bir kadından sıkılabileceği gibi, siz de birlikte olduğunuz erkekten sıkılabilir, onu başınızdan atmak isteyebilirsiniz. "Beni kullanıp attın" suçlaması nasıl bir kadını can sıkıcı ve baş belası yapıyorsa, erkek için de aynı durum söz konusudur. Bu baş belalarını kendi başınıza bela yapmayın. Artık istenmediğini sözle anlamıyorsa onu engelleyin. Sizi tehdit ediyorsa gerekirse yasal yollara başvuracağınız konusunda onu uyarın, yine anlamıyorsa hemen bir avukatla görüşüp savcılığa başvurun.
Bu tür bir taciz/zorbalık görmeyen/uygulamayan kadın ve erkeklere sesleniyorum: Kendi hayatınızda bu tür taciz ve zorbalıkları yaşamamış/yapmamış olmanız sizi sessiz kılmamalı. Sesini çıkaramayanlara karşı bizler sorumluyuz. Onların yalnız olmadığını, bu zulmü yaşamaya mahkum olmadıklarını bilmeye hakları var. Onların sesi olmalıyız. Unutmayın, sürekli baskı gören ve tehdit edilen birinin kendi hakkını savunması çok kolay değildir. Hayatında kaybedecek çok şeyi olan insanlar olabilir. Bizim onların sesi olmamız bize hiçbir şey kaybettirmez. Aksine belki de birilerinin hayatını kurtarmış oluruz.
Özetle, kadın ya da erkek sınırlaması olmaksızın iki tür insan vardır: Kaliteli insan ve kalitesiz insan. Kaliteli insan olun ve kaliteli insanlarla birlikte olun.

5 Ocak 2019 Cumartesi

21. yüzyılın Sinderella masalı...

Beni tanıyanlar, yazdıklarımı takip edenler ezik prenses masallarına ne kadar alerjik bir tepki gösterdiğimi bilir. Çocuklara (özellikle de kız çocuklarına) bu masallar yoluyla ne kadar yanlış mesajlar verdiğimizi sık sık vurgularım. Şimdi bunu bir adım öteye taşıyorum ve bazı masalları güncelleyerek burada yayınlamak istiyorum. Benim gibi düşünen başka insanlar da var ki, bu masalların alternatif versiyonlarına rastlıyorum. Ama burada yazdıklarımın bana ait olduğunu, başka bir yerden alıntı yapmadığımı belirtmem gerekiyor.

Bugün Sinderella Kül Kedisi masalından başlamak istiyorum. Neden ilk önce onunla başladım? Açıklayayım: Bunun öncelikli nedeni, bu masalın çocuklara en sık okutulan masallardan biri olduğu ve bu yüzden vereceği zararın daha büyük olduğunu düşünüyor olmam. İkinci neden, aslında yapabileceği çok şey varken üvey anne ve üvey kardeşlerinin eziyetlerine boyun eğen ve onlarla mücadele yeteneği hiç olmayan bir kızın sadece güzel olduğu için masalda ödüllendirilmesi(!) fikrinin beni delirtiyor olması. Üçüncü neden ise, masalın sonunda Sinderella'nın ödüllendirildiği izleniminin çok yanlış olduğunu vurgulamak istemem. Sinderella bile, bütün gece dans ettiği halde yüzünü hatırlamayacak, onu ayakkabı numarasından tanımaya çalışacak kadar aptal bir erkekten fazlasını hak ediyor. Bu bir ödül olamaz.

Benim masalımda Sinderella 21. yüzyılda yaşıyor. Bu yüzden Sinderella'nın yaşadığı dönemdeki bazı olay ve durumları günümüze güncelledim. Değişmeyen tek şey, Sinderella'nın babasının ezik ve silik bir karakter olduğu. Bu yüzden masalın orijinalinde olduğu gibi babadan hiç söz etmeyeceğim. Hadi bakalım, iyi okumalar!

Bir zamanlar bir ülkede güzel ve akıllı bir genç kız yaşarmış. Bu kızın en büyük hayali üniversiteye gidip bilim insanı olmakmış. Ama Sinderella'nın üvey annesi ve üvey kardeşleri onun zengin bir erkekle evlenip kendilerine bakmasını istiyormuş. Üvey annesi zaten Sinderella'nın babası gibi ezik bir adamla evlendiği için çok pişmanmış. Ama artık yaşı ilerlemiş olduğu için daha iyi bir evlilik yapma şansı kalmamış. Çalışıp para kazanabilecek bilgi ve beceriden de yoksunmuş. Kızlarından hiç umudu yokmuş, çünkü ikisi de hem çirkin, hem de hiçbir becerileri yokmuş. Ne bir işe girip para kazanma, ne de zengin bir erkekle evlenme ihtimalleri olduğuna inanıyormuş. Tek şansının Sinderella olduğunu biliyormuş. Onu zengin biriyle evlendirirse kendisinin ve kızlarının hayatının kurtulacağını düşünüyormuş. Bu yüzden sürekli oğlu olduğunu bildiği zengin insanlarla ahbaplık kurmaya ve Sinderella'yı onlarla tanıştırmaya çalışıyormuş. Fakat Sinderella evlilik konusunu hiç düşünmüyormuş. Aklı fikri okumak ve yazmak olan bu genç kız parasız pulsuz müzisyen ve sanatçı erkeklerle çıkıyormuş. Ev işlerinden hiç haz etmiyor, üvey annesinin ve kardeşlerinin baskısına rağmen onlara hizmetçilik yapmayı reddediyormuş. Bu durum üvey annesinin hiç hoşuna gitmiyormuş. 

Bir gün Sinderella'nın üvey annesi zengin bir dostunun oğlunun evinde parti verdiğini öğrenmiş ve hem kızlarını, hem de Sinderella'yı bu partiye göndermiş. Sinderella başta gitmek istemese de üvey annesinin dırdırına dayanamayıp gitmeyi kabul etmiş. Fakat üvey annesi ona zorla topuklu ayakkabı giydirmiş. Bu topuklu ayakkabıya da büyü yaparak Sinderella'nın kendisine yaklaşan ilk zengin delikanlıya aşık olmasını sağlamaya çalışmış. Sinderella topuklu ayakkabı hiç giymezmiş. Ama o akşam giymek zorunda kalmış.

Sinderella partiye gittiğinde hiç hoşlanmadığı türden müzikte tepinen insanlar görmüş ve bu duruma canı çok sıkılmış. Bir köşeye geçip telefonuyla oynamaya başlamış. Bu sırada yanına yakışıklı bir genç çocuk yaklaşmış ve kendisiyle konuşmaya başlamış. Sinderella bu delikanlının evin sahibi ve partiyi düzenleyen delikanlı olduğunu öğrenmiş. Delikanlıyı beğenmiş ve dans etmeye başlamışlar. Genç delikanlı çok güzel dans ediyormuş ve Sinderella çok eğleniyormuş. Dans bitince Sinderella'yla baş başa kalmak için delikanlı onu evin terasına çıkarmış ve sohbet etmeye başlamışlar. Bu sırada Sinderella ayakkabıları çok rahatsız olduğu için onları çıkarmış. İşte o zaman büyü bozulmuş. Genç delikanlı çok yakışıklı, ama bir o kadar da kültürsüz ve aptalmış. Sinderella'nın okuduğu yazarların ve dinlediği müzisyenlerin adını bile duymamış, seyrettiği filmlerin hepsinin aksiyon filmleri olduğunu ve delikanlının bilimsel hiçbir altyapısının olmadığını fark etmiş. Değil evlenmek, böyle bir erkekle çıkmak bile istemediğine karar vermiş. O sırada saatin 12:00 olduğunu fark etmiş. Bir an önce oradan kurtulmak istemiş ve yerdeki ayakkabılarını alıp gitmek istemiş. Fakat birini bulmuş, karanlıkta diğerini bulamamış. Bunu umursamadan, saatin çok geç olduğunu, annesine tam 12:00'de evde olacağına dair söz verdiği yalanını söyleyerek ayakkabının tekini alıp oradan arkasına bakmadan kaçmış.

Genç delikanlı Sinderella'dan çok etkilenmiş ve sonraki günlerde hep onu düşünmüş. Zengin ve şımartılmış bir çocuk olarak istediği her şeyi elde etmeye alışık bir genç olduğu için partiden sonraki günlerde tanıdığı herkese Sinderella'yı sorarak onu aramış, durmuş. Kendisi aynı zamanda ayak fetişisti olduğu için Sinderella'nın ayakkabısını da saklamış. Sinderella bütün bunlardan habersiz, evdeki kimseye haber vermeden üniversite başvurularını yapmış. Fakat bu sırada parti sahibi genç delikanlı Sinderella'nın evini öğrenmiş ve üvey annesinin davetiyle onların evine misafirliğe gelmiş. Yanında da Sinderella'nın ayakkabısının tekini getirmiş. O misafirliğe geldiğinde Sinderella e-posta kutusunda istediği üniversiteden kabul mektubunu görmüş ve bunu kutlamak için ressam erkek arkadaşıyla eğelnmeye çıkmış. Eve döndüğünde üvey annesi ve üvey kardeşleriyle genç delikanlıyı kendisini beklerken bulmuş. Delikanlı Sinderella içeri girer girmez, onu parti gecesinden beri sürekli düşündüğünü, ayakkabısını kokladığını, eğer Sinderella onun aşkını kabul etmezse çok mutsuz olacağını söylemiş. Buna karşılık Sinderella yakışıklı delikanlıyı kibarca reddederek üniversite kabul mektubunu onlara okumuş ve sonra üvey annesi, üvey kardeşleri ve ayak fetişisti genç delikanlıyı orada bırakarak ressam arkadaşıyla birlikte evi terk etmiş.

Sinderella üniversiteyi bitirip öğretim üyesi olmuş. Üvey annesi, üvey kardeşleri ve babasını tatillerde ziyaret ederek onların gönlünü kırmamış, fakat evlendiği erkek zengin olmadığı için onlara istedikleri gibi lüks bir yaşam da sağlamamış. Bununla birlikte, Sinderella hep mutlu yaşamış.

Benim aklıma gelen alternatif Kül Kedisi masalı bu. Daha iyileri de elbette üretilebilir. Alternatif masalları üretirken vereceğimiz mesajların çocuklara kazandıracağı değerleri göz önünde bulundurmak gerektiğini düşünüyorum. Bunu okuyan herkese masal tadında bir yaşam dilerim...