Mark
Romanek’in yönetmenliğini yaptığı, Keira Knightley, Carey Mulligan ve Andrew
Garfield’ın başrolleri paylaştığı 2010 yapımı bu filmi yakın zamanda izledim.
Film, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir temayı işliyor: yaşam hakkı.
Bunu da şu temel soruyla ele alıyor: Bazı insanların hayatı diğerlerinkinden
daha mı değerli?
Film,
bu üç çocuğun diğerleriyle birlikte yatılı bir okulda eğitim gördükleri dönemde
başlıyor. Zamanla onların burada bulunma amacının farklı olduğunu öğreniyoruz:
Bu çocuklar, başka insanların klonları olarak yetiştirilmiş ve ileride
hastalık, kaza ya da yaşlılık nedeniyle organa ihtiyaç duyan “orijinaller” için
donör olmaya hazırlanıyorlar. Peki o halde neden eğitim veriliyor? Filmde bu,
çocukların ruhları olup olmadığını araştırmakla açıklanıyor. Ama bana göre asıl
amaç, onların donör olma durumunu zamanla içselleştirmelerini sağlamak. Böylece
sahip oldukları insan haklarını sorgulamamalarını, kendilerini yalnızca yedek
parça olarak görmelerini kolaylaştırmak.
Yetişkin
olduklarında bu çocuklar, ömürlerini sadece birkaç yıl daha uzatabilmek için
çaresizce yollar arıyor ve sistemin kendilerine bir çıkış sunmasını umutsuzca
bekliyorlar. Aşk bile onlar için doğal bir duygu olmaktan çıkıyor; ruhlarının
varlığını kanıtlama aracına dönüşüyor. “Orijinaller” ise onların bu
çırpınışlarına sessiz kalıyor, çünkü bu ayrıcalık onların da işine geliyor. Hiç
kimse, kanser ya da kaza gibi sebeplerle erken ve acı dolu ölümlerin yaşandığı
eski günlere geri dönmek istemiyor.
Bu
film bana fazla kurgusal gelmedi. Klon üretimi bugün etik kurallar ve yasalarla
engellenmiş olsa da, bazı insanların yaşamını diğerlerininkinden daha değerli
gören bir düzen içinde yaşamadığımızı kim iddia edebilir? Ayrıcalıklı azınlık,
sahip olduğu rahatlıktan vazgeçmek istemiyor. Ama bu düzenin mağduru olan pek
çok insan da çoğu zaman suskun kalıyor. Çünkü bizler, yaşamımıza anlam
katmaktan çok ömrümüzü uzatmayı ya da daha konforlu yaşamayı önemsiyoruz. Bu
nedenle başkalarının acılarına kolayca kayıtsız kalabiliyoruz. Filmin klonlara
yapılan haksızlığı “orijinaller”in görmezden gelmesi, bana günümüzdeki benzer
adaletsizlikleri hatırlattı. Örneğin, Filistin’de yaşananlara karşı dünyanın
sessizliği, çıkarlar uğruna masum hayatların hiçe sayılması, bu filmdeki
alegoriden hiç de farklı değil.
Adaletsizlikleri
yalnızca insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlı düşünmemek gerekir. Bunu bir
adım öteye taşıyarak hayvanlara ve doğaya uyguladığımız şiddeti de
hatırlamalıyız. Motorlu araçlar icat edilmeden önce hayvanları yük taşımak ya
da tarımda çalıştırmak için kullandık; tıp araştırmalarında denek yaptık.
Onların yaşam hakkını kendi çıkarlarımız uğruna hep ikinci plana attık. Sırf
eğlence olsun diye dövüştürdük, gösterilerde sahneye çıkardık. Burada
vejetaryen ya da vegan olma savunusu yapmıyorum. Doğada tüm canlılar enerji
ihtiyacı için birbirini avlar. Ama biz insanları diğerlerinden ayıran şey,
tartışmasız biçimde kitlesel yok oluşlara sebep olan tek tür olmamızdır.
Filmle
ilişkili olarak hepimizin kendine sorması gereken soru şudur: Yaşayıp ölecek
olana karar verme hakkını kim kendinde görebilir? Bu soru yalnızca kurgusal
klonlara değil, aslında hepimize yöneltilmiş. Never Let Me Go, böylece
sadece distopik bir hikâye anlatmakla kalmıyor; izleyicisini kendi etik
değerleriyle yüzleşmeye çağıran bir ayna görevi görüyor.
Görsel ChatGPT tarafından üretilmiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder